Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

DOÇ.DR. NİL SARI İLE ORD. PROF.DR. SÜHEYL ÜNVER’İN ARDINDAN SÖYLEŞİ / FERMAN KARAÇAM

DOÇ.DR. NİL SARI İLE ORD. PROF.DR. SÜHEYL ÜNVER’İN ARDINDAN SÖYLEŞİ / FERMAN KARAÇAM Ord. Prof. Dr. Ahmed Süheyl Ünver 17 Şubat 1898 de İstanbul Haseki’de doğdu. İlk tahsilini evde, orta tahsilini hususi Menba-ül İrfan Rüştiyesinde, liseyi de Mercan İdadisinde bitirdi. 1915’de askeri tıbbiyeye girdi. Üç ay sonra tıp fakültesine geçerek, 1921’de buradan mezun oldu. 1927’de hocası Prof. Dr. Akil Muhtar Bey’in isteği üzerine Paris’e gitti ve orada iki yıl kaldı. Diyabet koması, amoniri konularında iki travay yaptı. 1933 de Tıp tarihi ve deontoloji kürsüleri hocalığına tayin edildi ve aynı zamanda İ.Ü Tıp tarihi alanında ve muhtelif konularda eserleri bulunan Süheyl Ünver aynı zamanda Tezhip ve minyatür sanatına katkılarda bulunmuştur.

Sn. Nil Hanım geçtiğimiz şubat ayı içerisinde tıp tarihçisi Ord. Prof. Dr. A.Süheyl Ünver’i kaybettik. S.Ünver bir hekim olmakla birlikte daha çok bir minyatürcü, bir tezhipçi, bir hattat olarak tanınıyor. Sanatçı Süheyl Ünver’i ilk nerede tanıdınız ve nasıl sürdü bu talebe-hoca ilişkisi?

Efendim hoca ile tanışıklığımız bir vazo yüzünden başlamıştır: Daha de 17-18 yaşlarındayım. Üniversitede hoca olan babamın yanma gitmiştim bir vesile ile. Orada bir memurun masasında ahşap bir vazo gördüm. Üzeri çok güzel Türk işleme sanatı ile süslenmişti. Vazoyu nereden aldıklarını sordum. Bana o vazonun satın alınmadığını söylediler. Daha sonra, bir profesörün Tıp Fakültesinde bu sanatı öğrettiğini, hem de para almadan öğrettiğini de söylediler. Hayret ettim; Tıp Fakültesinde işlemenin ne işi olduğuna değil, parasız-pulsuz öğretilmesini aklım almadı Bunun cevabını 15 yıl sonra bizzat hocanın kendisinden aldım. “Ben” dedi. “Bunu ecdadımdan parasız öğrendim ve onun için parasız öğretiyorum ve öğreteceğim.” Evet, ilk gittim, o zaman Beyazıt’ta şimdiki rektörlüğün yerinde çalışıyorlardı. Sene 1968, çok gencim, büyük bir ukalalık ettim dedim ki, ben minyatür öğrenmek istiyorum. Hâlbuki bilenler bilir ki her şeyi öğrenirsiniz sıra en son minyatüre gelir, en ince olan o dur. Ve öyle olgun karşıladı ki “iyi” dedi “biz sana minyatür öğretiriz ama gel önce seninle bi geçmelerden bir başlayalım “ ve bir kareli kâğıt üstüne 5-6 tane geçme örneği çizdi. İşte böyle ilk çalışmamız başladı hoca ile.

Süheyl hoca ile beraberliğiniz 1968 den beri kesintisiz devam etti mi?

Tabii aralıksız olarak 1968 den bu yana hoca ile beraberliği olan tek öğrencisi benim.

Hoca ile uzun süreli beraberliğinizi ben sizin de bu sanatlara olan derin ilginize bağlıyorum. Siz, kendi açınızdan nasıl yorumluyorsunuz bu 18 yıllık beraberliğinizi?

Elbette benim ilgimin rolü büyüktür bunda ama bu samimi hoca-talebe diyalogunu sürekli kılan hocanın kendisidir, O’nun sohbetleridir. Hocanın eğitim ve öğretimin sohbetin çok büyük bir yeri vardı: Kendi gençliğindeki İstanbul’u anlatırdı, tanıdığı büyük insanların hayatlarından iyi örnekler verirdi, İslami bilgiler verirdi, hadisler öğretirdi ve daima sohbetlerinde peygamberimizi anlatırdı: “şu işte peygamberimiz şöyle davranmıştır, bunu böyle yapmıştır ben de O’nu örnek alıyorum derdi.

Mesela yiyecek ve içeceklerin soğuk veya sıcak olmamasına özellikle dikkat ederdi. Ve her ikisinin de sinir sistemimize son derece zararlı olduğunu söylerdi. Ayrıca “gülmenin bir adabı vardır, peygamberimiz kahkaha ile gülmezmiş” derdi ve biz onu gülerken dişlerini bir kez bile görmüş değiliz, tebessüm ederdi. Yürümenin de bir adabı olduğunu söylerdi. “Sanmayın ben yaşlandığım için böyle yavaş yürüyorum, geçken de böyle yürürdüm ben, çok yavaş yürümek tembelliktir, çabuk yürümekte çirkin bir görüntü verir.” derdi.

Bize Süheyl Ünver Hocanın biraz da çalışmalarından söz eder misiniz, onu kütüphanede çalışırken izlediniz mi, başkalarından farklı bulduğunuz yanları nelerdir?

Evet, çok güzel bir soru sordunuz. Bakın hocayı çoğu kimseden ayıran tarafı onun kütüphanedeki çalışma tarzı ve bu konudaki görüşüdür. Bazıları bunu yanlış değerlendirir. Derdi ki; “ kitap okunmaz, karıştırılır” ve o bu sayede büyük eserler meydana getirmiştir.

Efendim affedersiniz bana da ters gibi geldi bu görüş, bunu biraz daha açarak anlatırsanız...

Şimdi bakın hoca öyle yoğun bir kültür ortamındaydı ki biz bunu tahayyül bile edemeyiz. Osmanlı zamanında diyelim çarşıya çıktınız, her meslek erbabının giyim-kuşamı değişikmiş; kimi bir kemerin bağlanış biçimiyle kimi elbisenin rengiyle, kimi serpuşu ile vs. birbirinden ayrılırmış. Korkunç bir kültür zenginliği var Osmanlıda ve kütüphanelerde binlerce, on binlerce eser var. Bu eserlerin genç kuşaklara aktarılması lazım. Hoca bu sahada tek olduğunu görüyor hiç okumakla yetiştirebilir mi? Giriyor diyelim Süleymaniye’ye, getiriyor kitapları: Cildine bakıyor, kâğıdına bakıyor, filigranına bakıyor, yazı çeşidine, hattına, müellifine, yazıldığı zamana, kimin adına yazıldığına varsa fihristine bakıyor ve muhtevasına da şöyle bir göz atıyor. En önemlisi eserin dışındaki notlara, haşiyelere, yan bilgilere ve mührüne bakıyor sonra da bize diyor ki “bak falan yerde şu şu özellikleri olan bir eser vardır, git o eseri bul, oku ve derinlemesine incelemesini araştırmasını da sen yap.”0 bir ömrün içine üç bine yalan eseri sığdırabilir miydi başka türlü yapsaydı? Okusaydı olmazdı. İşte şimdi bizde onun eserlerine bakıp neyin nerede olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca o sadece kütüphanelerde mi çalışırdı? Hayır, o bizim mezarlıklarımıza “heykel müzeleri”, “sanat şaheserleri” derdi ve mezarlar üzerine çok çalışırdı. Mezar taşlarında öyle bilgiler vardır ki, bizim kuşağımız buna pek akıl erdiremeyiz. Mezar taşlarını inceleyerek bazı konularda istatistikler yapılabilir. Ayrıca “taşların çoğunu mahvettiler, kıymetini bilemediler” diyerek üzülürdü. Bir de derdi ki: Rumların ve Yahudileri mezarlıkları olduğu gibi duruyor, Müslümanların mezarlıkları harabe oldu, ama kim yapmışsa bunun sebebi kimler ise Allah onlara cezasını da verir, eğer onlar cezasını çekmezse evlatları bu cezayı çekerler” derdi.

Efendim Süheyl Hoca’nın bağlı bulunduğu kültür ile bizimki arasında çok fark vardır. Mezar taşları ile nasıl bir istatistik yapılacağını pek akıl erdiremeyiz biz. Oysa hemen her taş üzerinde ölüm sebebi ve tarihi yazılı olduğundan örneğin bir kolera salgınının şu tarihler arasında İstanbul’da şu kadar insanın öldüğünü anlamak mümkün. Şimdi ben size bir de şunu sormak istiyorum: Bize “yeni” ve “eski” diye kabul ettirilmiş iki değişik kültür ve sanat anlayışını Süheyl Hoca nasıl değerlendirirdi?

Bir kere nasıl değerlendirdiği yaptıkları ile ortadadır. Çünkü, hoca sadece bir dahiliye doçenti bir farmakoloji doçenti olarak kalmamıştır: mahyacılığı vardır, hattattır, ebru yapmıştır, minyatür yapmıştır, cilt yapmıştır, tezhip yapmıştır, sulu boya çalışmaları vardır. Ve sadece tıp tarihçisi de değil aynı zamanda kimya ve astronomi tarihi ile de yakından ilgilenmiştir, rasathaneler üzerine kitabı vardır. Görülüyor ki hoca hem tek yanlı değil hem de o sizin sözünü ettiğiniz bize “eski” diye öğretilen kültürle zamanımız arasında bir köprü kurmuştur. Şöyle ifade ederdi bunu : “Eskiden tekkeler vardı, insanı eğitmek sohbetle, muhabbetle olurdu” ve bunu hoca kendisi hayatı boyunca uygulamıştır. Ayrıca büyük bir hürmetle Amiş Efendi diye birinden çok bahis açardı. Bu Amiş Efendinin sözlerini ihtiva eden bir defteri vardı. Saygı duyardı eski insanlara; “şimdikiler ezan okumasını bilmiyor” derdi ve Itri’nin sabah ezanlarını çok iyi taklit eden şimdiki Davut paşa Lisesinin karşısındaki caminin müezzini olduğunu söylediği Esad Efendiden özledim derdi. Bir gün burada bir ezan okudu teybim yoktu alamadım. Belki Uğur Derman almıştır.

Efendim özellikle içinde bulunduğumuz çağın başında; bugün birçok insanın sevdiği, önemsediği, sizin de ilgilendiğiniz klasik İslam sanatı yok edilmek istenmiştir. Yeniden bugünkü durumuna gelebilmesi için çaba göstermiş insanlar arasında Süheyl Ünver Hoca önemli bir yer tutuyor. Size göre Süheyl Hoca bunu nasıl başarıyor, bir de yoğun çalışmanın sebeplerini nelere bağlıyorsunuz?

Sanıyorum bu sorunuzun bir tek cevabı vardır: Hoca İslam-Türk sanatını seviyordu. Hayrandı kendi kültürüne. Ayrıca O’nun hayatı çalışmaktan ibarettir. Şunu özellikle söylemek istiyorum: Üniversite hayatı boyunca bir gün bile izin kullanmamış. Ama çalıştığı mevzuları o kadar seviyor ki zevk alıyordu çalışmaktan, o çalışırken eğlenirdi. Bir bakıyorsunuz Bursa’da türbeyi ziyaret ediyor ve onunla ilgili bilgi topluyor, bir bakıyorsunuz atar dükkânında... Yani o kadar çok konuyla ilgileniyor ki birinden öbürüne geçerken dinleniyordu. Gelişigüzel konularda konuştuğuna tanık olmadım ben; Mesela bir deniz kenarında geçirdiği ya da bir çay bahçesinde geçmiş herhangi bir gününün olduğunu sanmıyorum. Bize derdi ki “abur-cuburla arkadaş olmayın. Abur-cuburdan kastı vaktini boşa harcayan kimse idi. O‘nun çalışmasını, zevkle çalışmasını bugün anlamak bir hayli güçtür. Belki bu çalışkanlığını birazda ailesine bağlayabiliriz: Babası kültürlü bir zat, dedesi hattat. Yoksa başka nasıl yorumlanır? 0 dönemde herkesin Osmanlıca veya Arapça ile yazılmış eserleri, kâğıtları yaktığı, attığı, sattığı ve değer vermediği bir devirde bunlara önem vermesi ve yine herkesin Türk süsleme sanatımızı hor gördüğü bir devirde, modernleşiyoruz diye bir kenara attığı devirde, niye o önemsemişti, niye bunları arşiv halinde toplamış, niye bu konular üzerine yayın yapmış, niye bu konularda talebe yetiştirmiş? Kültürümüze olan tutkusu dışında bunu açıklamak çok zor.

Nil Hanım, sanıyorum Süheyl Hoca her devirde çok rahat çalışıyor. Açıkçası; Hoca hiç engellenmemiş. Kısaca bunu neye bağladığınızı öğrenebilir miyim?

Her devirde çalışabilmesi yine O‘nun çalışkanlığı ile açıklanabilir herhalde.

Bu konuşma ve bu bilgiler için çok teşekkür ederim

Ben de teşekkür ederim.

Ferman Karaçam
fermankaracam@gmail.com
fermankaracam@twitter.com
https://twitter.com/fermankaracam

Bağlantılı Etiketler

Uyarı!Bu içerik için hiçbir etiket bulunamadı.

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha