Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Deprem Ya Da Kırkbeş Saniye İçinde

Deprem Ya Da Kırkbeş Saniye İçinde
Ferman Karaçam "Yaralı Öyküler" Kitabı

17 Ağustos'ta aramızdan ayrılanlara 

Gece engin, gece sessiz, gece ıssız, gece deli bir fişek gibi yıktı göğsümüzün duvarlarını.
Geceye bıraktık gözyaşlarımızı, geceye ektik fidelerimizi.
Gece, bir sulu aynanın koynunda saklıyor yarım kalmış sıcacık uykularımızı.
Yıldızlar avuçlarımıza dökülüyor.
Mahşeri bir uğultu ve kıyametten bir cüz; ayaklarımızın altından vuruyor kaburgalarımıza ve yağmur yağıyor.
Yağmur yağıyor ve sen güzelleşiyorsun yüreğimin derinliklerinde.
Toz – duman içinde kaybolan o türkü çağlayanı, ince güzel parmakların, zeytin karası gözlerin, beni feleğin çarkından geçiren, platin ışıklarla donanmış bakışların, içime hüzün akıtan gülüşlerin, yorulunca sırtımı yasladığım asırlık çınar gibi duran omuzların, beni dirilten sesin, şu enkaz denen duvarın, betonun, tuğlanın, kiremitin, masanın, koltukların, yemek tabaklarının, karyolaların, çekyatların, televizyonların... hepsi birbirine benzeyen bu zalim eşya yığınının altında mı duruyor?
Oysa biz onlar uğruna ne sıkıntılar yaşamıştık.
Şimdi bunlar senin o gül gibi nazik bedenini ezdi.
Geride, üstüne kokuların bulaşmış bir-iki küçük mektubun kaldı elimde. Bir de öfke ile yazdığın birkaç yazı.
Sahaflarda bir bayram arefesi kalabalığında terk ettiğimiz kitaplarsa, boynu bükük kalanlarımızın içinde en çok acı çekenlerdir sanıyorum.
Bu enkaz denen eşya, demir ve beton yığını iş makinelerinin dokunmasıyla birlikte dayanılmaz bir toz yağmuruna dönüşüyor.
Belki bu yüzdendir her on-onbeş dakikada bir gerçek yağmur yağıyor. Yağmur bir anda çok hızlı, çok sulu yağıyor ve ortalama yarım saat sürüyor. Diniyor, tekrar başlıyor.
Yağmur yağdıkça sen güzelleşiyorsun, yağmur senin saçaklarından damlıyor sanki.
Yeşil, canlı, pırıl pırıl gülümsüyorsun hayata.
Bir solukta kapındayım.
Koyu kahverengi boyalı demir kapının üzerinden bahçenize bakıyorum. Ses yok.
Kapıyı itiyorum, açılıyor.
Hızla içeri giriyorum, yoksun.
Etrafa bakınıyor ve yaşadığını düşünüyorum.
Fakat bu kesin değil.
Geceyi başka bir yerde geçirmiş olabilirsin.
Bunu hatırlamak deprem sarsıntısından ve mahşeri uğultudan daha beter sarsıyor bedenimi.
Ruhum bahçe kapısının iki yanındaki duvarlara vuruyor kendini.
Kalbim umutsuz bir acıyla çırpınıyor, çırpınıyor.

Boynuma astığın bu acı çağlayanıyla, bu çırpınışla şimdi hangi kapıyı çalabilirim.
Aklıma o kapı geliyor.
O kapı; en büyük ve en sağlam kapı; Allah’ım sen koru, Allah’ım sen onu bana bağışla.

Adam kırk, kırk beş yaşlarında, sakalları bir haftalık uzamış. Yumuşak huylu, asil görünüşlü. Yanından geçen araçları, insanları duymuyor. Yere çömelmiş. Sağ kolunun dirseğini dizine dayamış. Sağ yanağını avuç içine doldurmuş, önündeki enkaz yığınına bakıyor. Yanına çömeldim. Beni hiç duymadı bile. Yandan bakınca tatlı, yeşile çalan gözlerini enkazın derinliklerine çivilemişti. Nefes alıp verdiği pek belli olmuyordu. Yer yer ağarmış, bir arpa boyu uzunluğundaki sakalları yüzünde ansızın peydahlanmış gibi duruyordu. O da enkaz gibi hiç kımıldamıyordu.

Enkaz, bir sokak arasında üç-beş katlı bir binaya ait. Ortalığa saçılmış kırık dökük parçalardan, yeni yapılmış bir bina olduğu anlaşılıyor. Parçaları birleştirmek çok zor. Her şey birbirine benzemiş; ezilmiş, kırılmış, bükülmüş, tozlanmış, dağılmış, parçalanmış, yırtılmış, sökülmüş...
Ve her şey birbirinin içinde; önünde, altında, yanında, üstünde. Yarım, çeyrek ve perişan duruyor. Buradan işe yarar bir tek eşya bile çıkmaz.

Az ileride sekiz-on kişilik Arapça konuştukları belli olan bir arama kurtarma ekibi çalışıyor. Bir bayan; arama kurtarma ekibinden esmer tenli birine, önünde durduğumuz enkazı gösteriyor: “ işte bakın burası, burada onbeşten fazla insan enkaz altında n’olur buraya bakın, buraya, buraya” diyor. Ortalıkta ara-sıra kendini hissettiren rüzgâr ince bir sızı gibi dolaşıyor. Ekipten dört kişi geliyor. Enkazı dinliyorlar. Binanın etrafını dolaşıyorlar. En küçük delikten, kanaldan, sızıntıdan, sesten bir hayat emaresi bulmaya çalışıyorlar.

Adam hızla kalkıyor, gidip bir kolonun altını işaret ediyor ekiptekilere: işte burada. O’nun sesi az önce buradan geliyordu. Beni kurtarın dedi, sonra inlemeye başladı ve sustu. Sustu işte. Sustu.

İstanbul’dan Adapazarı’na, Yalova’ya, Bursa’ya, İzmit’e...
Yolcu otobüsleri vardır.
Ben hep trenle gidip gelirim.
Eskisi gibi el sallanmıyor otobüslerin ardından, su dökülmüyor.
Gidenlerin kavuşması için dua edilmiyor sıkça.
Hâlbuki bir gün ya da bir gece yolcu ettiklerimiz bir daha geri dönmeyebilir.
Siz denizin beş harf olduğuna bakmayın.
Denizden sızan normaller dışında, yani mavi türkülerin dalgalarla kıyıları köpük-köpük dövmesi dışında, deniz; derinliklerinde hep büyük sırlar gizliyor.
Denizde inciler, mercanlar, yosunlu kayalar, dev yunuslar vardır.
Şimdi öğrendim; kırk beş saniye içinde; denizin dibinde alevden dağlar da varmış.
Gece, büyülü sessizliğini örmüştü uykularımızın üstüne.
Sıcacık ve mavi bir ağustos on yedisi mışıl-mışıl uyuyordu koynumuzda; bir bebek annesinin karnında nefeslenir gibi nefesleniyorduk.
Gece ile biz her zaman, birbirimizin koynunda uyurduk ve güvenirdik birbirimize.
Dost-dost, kardeş-kardeş, sarmaş-dolaş olurduk gece ile.
Sen bir mektubunda; “saatin tik-taklarını, gecenin sessizliğinde beynine giydirmek kolay mı sanıyorsun” demiştin ya? Kolay değil elbet.
O gece sık ağaçlı yerlerin göğünde yıldızların kıpır-kıpır olduğunu söylüyorlar.
Aklımda hep sen varsın.
Düşümde annemi gördüm.
Annem üzgün hatta ağlamaklıydı.
Senin başına bir şey geleceğini düşündüm.
Hep kaygılıydım.
Fakat emniyeti ihmal etmedim asla.
Yastığım ıslaktı.
Gece yarısından biraz sonra tersine çevirdim.
Sana dua ettim, anneme Fatiha gönderdim, üstüme incecik bir örtü aldım. Pencerem açık, sen aklımda, yüreğim ağzımda, gözlerim tavanda, öylece uyumuşum.
Duvarda Kızkulesi’nin yağlı boya tablosu var, hemen yanında senin dev hayalin.
Saat kaç; bilmiyorum. Duvar sarsılıp üstüme geliyor ve o korkunç, eşi benzeri olmayan uğultu penceremden odama doluyor.
Uğultu toz bulutu halinde İstanbul’un yerini göğünü kuşatıyor.
Yatak odalarından çığlıklar yükseliyor.
Arabaların alarmları boşalıyor, köpekler havlıyor, yıldızlar inanılmaz şekilde peş peşe düşüyor, elektrikler sönüyor ve feryatlar karanlıkların avurtlarından, uğultunun kanatlarına tutunup göklere yükseliyor.
Bir çocuğun karanlığı yırtan sesi, sarsıntılara direnen duvarlarda yankılanıyor:Anneee.... Ayağıma bir şey düşüyor.
Fakat acıyı duymuyorum.
Yüreğim orada, aklım sende, bedenim burada, ruhum çırpınıp duruyor, sonsuz bir umutla.

Umut: Lailaheillallah. İşte tam sırası tutunmanın.
Tutunuyorum: Lailaheillaallah.
Sen aklımdasın; sen, sen, sen.
Seni unutamıyorum.
Sen; otuz beş yaşında Elif’sin, kırk beş yaşında Fuat’sın, ondokuz yaşında Şirin’sin. Bense Ferhat’ım.
Ferhat: elimde kazma, bu beton yığınlarının altından sana ulaşacağım.
Islak mavi bir ipek hışırtısı ve incecik bir sızı gibi ses’in derinlerden geliyor. Enkaz bir dağ gibi duruyor önümde.
Nefesin sızıyor aralıklardan.
Elini uzatsan, diyorum.
Hemen yanı başındayım işte, şurada.
Fakat sen beni duymuyorsun, elini uzatmıyorsun.
Aklım sende, yüreğim sende, ruhum sende kalıyor.
Tenim burada kalıyor.
Biz seninle ayrı tellerden çıkan tek ses gibiydik.
Öyle değil mi? Deniz ve gece tekin değilmiş.
Bunu şimdi öğrendim; kırk beş saniye içinde.
Anneler yavrum diyor.Çocuklarsa anneee....
Babam kar beyazı güzelim sakallarının arasında, çeperleri nemli yeşil gözleriyle, gözlerimin içine bakar ve şöyle derdi; “oğlum; ölüm, gözün siyahı ile beyazı kadar yakındır bize” ve eklerdi” günahlar affedilebilir, Fakat meydan okuma, asla.”
Beyazlar vardır; kar beyazı, süt beyazı, pamuk beyazı. 
Ve siyahlar vardır; kademe kademe, çeşit çeşit.
Her çeşit beyazın karşısında bir çeşit siyah. Gecelerin en koyu siyahı, sabaha yakın olan siyahıdır.
Biz sabaha iki saat kala vurulduk.
Haritamız alnının tam ortasından elmasla biçildi.
Benim alnımda da derin bir çizgi duruyor; karanfil çizgisi.
Ve haritamızla birlikte yakalandık.
Bulanmadan durulmaz diyor büyüklerimiz.
Ve yine büyüklerimiz; “acıyla pişmeden olgunlaşma olmaz” da diyor.
Annemin leçekleri kar beyazıydı. Beline kadar başını örttüğü bu leçekleriyle annem, bembeyaz bir güvercine benzerdi.
Geceleri gaz lambasının solgun ışıkları altında kendinden geçercesine dualar ederdi.
Bu dualardan bazılarını duyardım; ablalarım, ağabeylerim, ben ve askerler için yakarırdı annem.
Bembeyaz örtüsü içinde, ıslak gözleriyle, askerlere sıkça dua ettiğine tanık olmuşumdur.
Mevsimler geçti, dualar değişti.
Kimi duaların yerini kargışlar aldı.
Gözyaşları, ah’lar ve acılar cami avlularında, bulvarlarda, üniversite kapılarında birikti.
Hep düşünmüşümdür ahlar, acılar ve gözyaşları nerelerde saklanır ve hangi miktara ulaşınca patlar.
Zulümler ve haksızlıklar nerelerde depo edilir ve hangi miktara ulaşınca şiddetli gazaba çarpılır diye.
Düşünüyorum; yaptığımız kanunlara karşı gelenleri şiddetle cezalandırıyoruz.
Ya büyük kanunlara karşı gelenlerin durumu nedir? Büyük insanlar ulu çınarlar gibi düşüyor.
Enkaz bir gül dağı gibi duruyor onların üstünde.
Kocaman yüreklerinin üzerinde bu gül dağının kıpırdadığını hissediyorum.
Bir yanına düşmüş evinin pencerelerinden perdeleri dışarıya sarkmış. Rüzgâr tül perdeleri dalgalandırıyor.
Gök mavisi perdelerden birinin üstünde bir genç kızın kınalı parmaklarının izi duruyor.
Duvarda bir levha asılı, buradan okunuyor levha: Lailaheillallah.

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha