Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Hüzün şairi Karaçam'la açık açık

Hüzün şairi Karaçam'la açık açık Ferman Karaçam, hüzün şairi olarak tanındı. Karaçam, yeni şiirlerini Aşk Buzlu Bir Yanardağ isimli kitapta topladı. Karaçam, aşkı, ayrılığı, vuslatı edebiyatta etkilenmeyi anlattı. Radyo 7 Genel Yayın Yönetmeni Ferman Karaçam, hüznün şairi olarak tanındı. Satır aralarına hüzün gizleyen şair olan Ferman Karaçam'ın ikinci şiir kitabı yayınlandı. 
Onun şiirleri, inançlı bir yüreğin, her türlü çaresizliğe karşı dirençle durabileceği güçte olmasıyla bilindi.
Karaçam'ın, Aşk Buzlu Bir Yanardağ isimli kitabı Yedi harf Yayınları tarafından yayınlandı.
Ferman Karaçam'ın kendine has üslubu ve şiirlerindeki melodik yapı, okuyucusunu asla geri dönmeyi istemeyeceği mistik bir yolculuğa çıkarıyor.
Hüzün şairi ile Haber7 Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık konuştu.

Aşk Buzlu Bir Yanardağ
- İkinci şiir kitabınız yayınlandı. Kitaptaki şiirlerinizi kendiniz için nasıl bir dönem olarak adlandırıyorsunuz?
- Benim hayal dünyamda kurduğum bir şey vardı. Yazı dünyamı, yazı hayatımı 40 yaşından önce günlük hayatımın içine katmayı pek düşünmüyordum. O yüzden, bahsettiğim zamana kadar olan yazdıklarımı, çizdiklerimi kendime saklıyordum. Benim yaklaşık 20-30 tane ajandam var. Bunlar günlüklerimi yazdığım ajandalarım. Hemen hemen her günümü yazıyordum son zamana kadar. Bunların içinden şiirler, günlükler, hikayeler doğmasına rağmen, çeşitli dergilerde zaman içinde yayınlanmasına rağmen kitap olarak ortaya çıkarmayı belli bir yaşa kadar pek düşünmedim. Dolayısıyla bunlar birikmiş oldu. Birikmiş olduğu için de “Hayatımın içinde iki dönem var, şurada şunu yaptım, burada bunu yaptım” diyemiyorum. Ben bunları çok olgun bir yaşa kadar beklettim. Diyebilirim ki yeni çıkan bir şiir ender vardır. Daha olgun çıkıyor belki ama zor çıkıyor. Daha genç yaşlarda daha yoğun çıkıyordu. Bunları biraz daha harmanlayarak çıkardım. Biriktikten sonra bir tasnife tabi tuttum.
ŞİİRİN DURULMA SÜRECİ VAR YOKSA...

- Peki ajandanızdan, günlüğünüzden çıkan şiirleri yayınlarken revize ediyor musunuz?
- Elbette ediyorum. Yeniden gözden geçirmek lazım. Zaten şiirin belli bir durgunlaşma, durulma süreci olması lazım. Çünkü duygular ilk çıktığı zaman hamdır. O ham duyguları piyasaya çıkardığınız zaman insanlara sunduğunuz zaman sonra kendiniz de mahcup olursunuz. Dolayısıyla onları bir hamlık sürecine tabi tutup orada bekletip, sonra da işçiliğini yapmak gerekiyor. Ben böyle düşünüyorum. Bir çok kimse şöyle de düşünüyor; Diyorlar ki, “Ben ilk çıktığı gibi yazarım, dergilerde yayınlanır”. Doğrusu ben bu kadar cesaretli değilim. Bir elden geçirme sürecine tabi tutmak gerektiğini düşünüyorum.
- Yeniden işçiliğe tabi tuttuğunuz şiirleri, en çok hangi yönleriyle elden geçiriyorsunuz?
– Tabii ki duygularda biraz makas kullanıyorsunuz. İlk çıkan kelimeler daha çok duygu yüklüdür, duygu daha yoğundur. Belki müzik unsuru eksiktir, belki şiirin şiirselliği eksiktir, belki anlam bakımından zengin değildir. Bundan dolayı şiiri duygu bakımından biraz geri çekip, anlam bakımından daha öne çıkarırsınız.
AYRILIK HANÇER GİBİ
- Yeni kitabınıza baktığımızda “yalnızlık” kavramı çok yoğun işlenmiş görünüyor. Üç temel unsur sıralamak gerekirse diğer ikisine neleri yerleştirebilirsiniz?
- Birçok kimse son zamanlarda bunu bana söylüyor. Ben de o tarafıma bakıyorum. Benim şiirlerimde hüzün yoğundur. Mesela “Açelya” vardır. Kitaba koymadım. Geçenlerde bir çok arkadaşa göndermiştim. Herkes aynı şeyi söyledi. Dediler ki Açelya’da çok yoğun bir hüzün var. Mesela, “Karanfil”de de çok yoğun bir hüzün vardır. Bir başkası ise “ayrılık” konusu yoğunlukla vardır.
Ayrılık hançer gibi bir şey.

- Peki “vuslat”ı nasıl tanımlarsınız?
- Vuslat; güneşin suyla, toprakla, yağmurla karılması gibi bir şey. Toprak su ve güneş…
- İnsan tezatlardan oluşuyor.
- Elbette.
DÜMDÜZ YAŞANTIDAN ÜRÜN ÇIKMAZ
- Trafik diliyle söylemek gerekirse, iki aracın sıkıştırmasıyla oluşan makasa girmesi gibi bir şey. İnsanlar bu dönemlerde daha velut oluyor. Yahut yeni dille söylemek gerekirse daha doğurgan oluyor galiba.
- Yani düz bir yaşantıdan ürün ortaya çıkmıyor. Ürünler, darlanmalarda, kesişmelerde sizin tabirinizle makasa gelmelerde ortaya çıkıyor. Bu tabii insan hayatı için çok normal bir şey. Siz eve 10 gün aynı halinizle gidip gelin. Eşiniz sizden şikayet etmeye başlar. En azından iç dünyasında… “Ya bu adam ne kadar boş gelip gidiyor” diye… Birgün elinize çiçek almalısınız, birgün gülümsemelisiniz, birgün somurtmalısınız, birgün ters davranmalısınız… Eşiniz o zaman çok daha mutlu olur. Eşiniz sizi çok yoğun bekliyor. Hele çalışmıyorsa, yemek yapmışsa… O gün sizi düşünerek yemek yapmıştır. Tuzunu atarken sizi düşünmüştür, yağını katarken sizi düşünmüştür… her şeyi ile sizi düşünerek yapmıştır. Siz de onun karşısına bir şekilde dümdüz gider gelirseniz olmaz. Halbuki, o çok dalgalı yaşadı. Tuzu atarken, yağı koyarken hepsinde makas süreci geçirdi. Halbuki siz dümdüz kapıyı açıyorsunuz, “Merhaba” diyorsunuz, ayakkabılarınızı koyup terliklerinizi giyiyorsunuz. Bu çok düz bir şey. Bundan çok mutlu olmaz. 10 gün sonra somurtmaya başlar. “Ne düz bir adamla evlenmişim” diye. Ama belki bunu size yansıtmayabilir. Bu anlattığım onun gibi bir şey. İnsan hayatı da makas kesişmelerindeki duygu yoğunluğu yaşadığı dönemlerdeki gibi. Kemal Kahraman söylemişti, “Sen deprem mi olmalı ki böyle şeyler yazasın. Ne müthiş bir şiir bu. Şimdiye kadar niçin böyle bir şey yazmadın” dedi. Ama o zamana kadar 17 Ağustos depremi olmamıştı ki… Ben neden etkilenebilirdim ki yazayım. 17 Ağustos depremi yaşandı. İstanbul’dan Adapazarı’na 45 Saniye şiiri ortaya çıktı.
- Tekrar hüzün konusuna dönmek istiyorum. Özellikle evli ve düzgün aile yaşantısı olup da şiir yazanlarda hep merak ettiğim bir konu var. Şairlerin eşleri şiirleri okuduğunda, “Acaba seni yalnızlığa, hüzne iten ben miyim?” diye soruyor mu?

- Çok tecrübeli bir gazeteciyle karşı karşıyayım. Bu soruların püf noktası. Doğrusu bu soru ile ben çok yoğun karşılaşıyorum. Bazı betimlemelerde de bu karşıma çıkıyor, hüzünde de karşıma çıkıyor. “Ya bu kadar mı ben seni mutsuz ediyorum. Şu cümlenin sebebi ne? Ben sana hayatı zehir ediyorsam bunu bana söyle. Ben de bunun çözümünün çaresine bakayım” deniyor.
Bu sadece bizim hayatımızda değil tabii. Bu düzgün yaşayan bir çok ailede de oluyor. Cahit Zarifoğlu’nda buna benzer şeylerin olduğunu ben biliyorum.
Sorunuzun net cevabı; evet yaşanıyor.
DÜZGÜN EVLİLİK VE ŞİİRDEKİ HASRET
- Peki nasıl izah ediyorsunuz? Uyumlu bir birlikteliğin orta yolu nasıl bulunuyor? Balans ayarını nasıl yapıyorsunuz?
- Eşlerin şunu bilmesi lazım. Bir kere bir şairle birlikte yaşadığını fark etmesi lazım. Belki genç yaşlarında bunu fark edemiyor olabilir. Sonradan kabullenmek zorundalar. Bu onların en tabii parçalarından bir tanesi. Çünkü şairlerin depremleri vardır. Bir bayan arkadaş, eşinden ayrılmıştı bana şunu söyledi: “Ferman Bey siz de bir şairsiniz ama şunu çok açık yüreklilikle söylemem lazım. Bir şairle evlenmek mi? Kendimi uçuruma atmayı tercih ederim.”
Demek ki bu hanımefendi zorluk çekmiş. Sıkıntı çekmiş. Sonunda da zaten ayrılmış eşinden.
- Evli kalma yerine kendini uçuruma atmayı seçmiş anlaşılan.
- Öyle anlaşılıyor.
GÜNDEMDE KANAYAN OSMANLI COĞRAFYASI VAR
- Yazmaya devam edeceksiniz. Bundan sonra sizi yoğun olarak çeken konular neler görünüyor?
- Bir asır, bir buçuk asırdan beri İslam dünyasında bir kanama yaşanıyor. Daha doğrusu Osmanlı ortadan çekildikten bu tarafa, Osmanlı’nın terk ettiği yerlerde kanama ortaya çıktı. Kanama devam ediyor. Bu beni yakından ilgilendiriyor. Hind ü Çin’den bakın, Kafkaslar’dan, Balkanlar’dan… Daha dün Bosna Hersek’te yaşananlara hep birlikte şahit olduk. Ortadoğu öyle. Bağdat öyle. Nereye bakarsanız aynı şekilde. Cezayir öyle. Nereye bakarsanız bakın, Osmanlı nereden çekildi ise orası kanıyor. Bunlar beni derinden yaralıyor. Bundan sonra onlara kulak kabartarak, onları görerek yazmak istiyorum. Zaten görmek istemeseniz bile her yürek taşıyan insanı etkiliyor. Bundan sonra gündemimde ağırlıklı olarak bunlar olacak sanıyorum.
KİMLERDEN BESLENDİ, KİMLERDEN ETKİLENDİ?
- Şiir veya yazı için bir kabın dolup dışarı taşması derler. Yani, şair ve yazarı dolduran, yahut da birikimini sağlayan kaynaklar vardır. Bu anlamda sizin kabınız zaman içerisinde nelerle doldu?
- Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif, Akif İnan, Necip Fazıl, Fethi Gimuhluoğlu, Yahya Kemal… Tabii hemen belirteyim. Ben en çok Sezai Bey’den etkilendim. “Kendinize kimi yakın bulursunuz?” derlerse, Ben “Diriliş Ekolü”ne kendimi yakın bulduğunu söylerim. Sezai Bey bunu duyarsa ne der onu bilmiyorum tabii. Ben kendimi öyle hissediyorum. - Saydığınız isimler hep yelpazenin bir tarafında... Yelpazenin diğer tarafına baktımızda kimler var. Dünya en çok kimlerden istifade ettiniz?- Orada sayabileceğim, Beaudler, Rimbeau, Atilla İlhan. Dostoyevski’den çok ciddi etkilendiğimi söyleyebilirim. Mesela Ezilenler’deki yaşlı adam pastaneye tüyleri dökülmüş köpeğiyle giderken anlattıklarını hayalimden atamam. Bu benim çocukluğumun romanıdır. Bu belki birçok yerde yazı ve şiirlerimde ortaya çıkar. Eski püskü paltosunun yırtıkları oradan buradan sarkıyor. Köpeğinin de tüyleri sarkıyor. Elinde paslı bir zincir… adamın pastaneye girip bir şeyler yemesi… Daha doğrusu yiyecek bir şeyler dilenmesi… Bunlar beni çok etkiledi.
OLGUN KADIN HENRİETTE TİPİ
- Bu saydığınız isimler hep tasvir gücü çok yoğun olan yazarlar. Buradan hareketle baktığımızda Balzac’ın Goriot Baba’sını da sayabiliriz sanıyorum.
- Evet, Balzac’ın Goriot Baba’sı unutulamaz. Vadideki Zambak… Bunlar unutulmaması gereken isimler. - Şiir diliniz çok farklı ama Vadideki Zambak’taki olgun kadın Henriette’in Felix’e bakışı gibi bir üslup sezinledim.
- Doğru bir tespit. Evet, Balzac’ı iyi bilenler yakalar.
Bakın bu etkilenmeleri bazıları inkâr ederler. Benim öyle bir derdim yok. Benim bir kompleksim yok. İnsanlar birbirlerinden etkilenirler. Bundan normali olamaz. Cahit Zarifoğlu’na ben bir ara şöyle bir şey sormuştum: “Şu adamdan etkilendin mi?” demiştim. “Ben inan ki onu okumadım. Ben de o kişiyi okumadan onun tarzında yazıyormuşum. Okusaydım ve etkilenseydim bunu inkar etmezdim” dedi. Ben de etkilendiğim kişileri inkar etmiyorum. Benim 18-20 yaş şiirlerimin hepsi Necip Fazıl kokar. Şiir kitaplarımı oluştururken daha çok kendim olanları seçiyorum. Ama ne yaparsanız yapın etkileniyorsunuz. Mesela Cemil Meriç. Cemil Meriç benim hayatımın yazarı. Mehmet Akif benim hayatımın yazarı. Bunlardan nasıl etkilenmem. Rembo’dan, Boudler’den nasıl etkilenmem. Ben Fransız Filolojisi mezunuyum. Bu isimleri su gibi içtim. Edgar Allen Poe’yi okuyup etkilenmemek mümkün mü? Ben Anabelee’nin hastasıyım. Bu gayet insani bir şey. Birileri çıkıp, “Sen Anabelli’den mi etkilendin?” dendiğinde bunu inkâr ediyor vatandaş. Ben buna şaşırıyorum. Etkilenmek ayıp mı?
DUYGULARIMIZI GİZLEYEN BİR TOPLUMUZ
- Biz toplum olarak duygularımızı ne kadar yoğun yaşasak da bunları gizlemeye çalışırız. Çocuğumuzu severiz, sevdiğimizi gizleriz, arkadaşımızı severiz, ona sevdiğimizi söylemeyiz, eşimizi severiz, bunu ona söylemeyi zayıflık görürüz. Etkilenmeyi gizlemek de böyle bir şey her halde.
- Evet çok doğru.

KÜRDİLİHİCAZKÂR BESTE
Raşit KÜÇÜK’e
Elif’in ve Ay’ın hizasındayım
Dilimde dudağımda
Bir doru tay dolaşır
Şafak atmadan
Yola çıkılacak
Herkes kendi efkârının kuyusuna yöneldi
Kiminin alnında imsak atacak
Kiminin göğsünden gün doğacak
Kiminin şarabından aşk fışkıracak
Neden Selahattin Eyyubi sofrasında
Sahur yiyip
Endülüs de iftar açmak
Eski bir ritüel
Sayılsın ki
Uzun ve ince yollara vurgunuz biz
Bir de
Bıldırcın eti tadında ki
Yanık çöllere
Rüzgâr arap atlarının yelelerini
Savurdukça
Biz sarhoş olacağız toptan
Kimi Viyana da, kimi Kurtuba da
Kimi Bağdat’ta
Nil’in ya da Tuna’nın boylu boyunca
Derbeder ıslık çalacağız

Daha şafak atmadı
Simsiyah bir gece kıvamında
Kıyılarına düşüyorum
Ay yüzünün
Ve dehlizinde siliyorum göz çapaklarımı
Köhne bir kentin sokakları
Mağlup insan cesetleri ile dolu iken
Yürek burkulmaz mı
Sırtını yaslayacak kimse de yok
Yüzleri bir afete dönük vitrinlerin
Ne yana dönsem / orada

Bir serseriyi fokurdatıyorlar
Balisinden
Ve kimi kafirliğini gizlemiş
Kimi imanını gömmüş

Halbuki ben usul usul taradım saçlarımı
Umut aynalarında
Bazen de
Yetim bir çocuğun saçında ki
Kurdela gibi
Çimen yeşili gözlerine dalıp dalıp mün-
tehanın
Kendimi ele veriyorum
Öyle ise
Kahrolası helikopterleriniz ne güne duruyor
İşte suçum
İşte gövdem
Eşgalim besbelli
Benim ki daha alımlı değil mi yoksa
Şeyh Yasin’in felcinden
İşte uçkurumuz, ensemiz,cüzdanımız
Ve damaklarda sarsıntılara özgü
Biraz kekremsi bir tat bıraksa da
İşte gökdelenlerimiz
Ve birbirimizin dişlerinde
Etlerimiz
Bir de
Gencecik kızları çiçekli yazmalarından
Vuruşumuz

Kime ne bundan diyeceksiniz
Oysa ben de yağız bir tay gibiyim
Yelelerim savruldukça fırtınada
Uzak yükseklere şahlanırım
Ve sessizliği ok gibi deler
Kurşundan daha güzel türküler söylerim

Bazen de ufacık baltamı gömer
Korkudan kıpkırmızı olurum
Titrerim zilletle
Ufaldıkça ufalır gövdem
Böyle olunca da
Bir öpücük tadın da
Gülistanımda bir gül gibi yaşarım

Geriye
Dilimde dudağımda
Kürdilihicazkâr makamında
Bir doru tay kalır

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha