Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Şarkılar Dinlenir Gözlerinde

Şarkılar Dinlenir Gözlerinde Bilmem biliyor musun İstanbul, sen katılmamışken hayatıma ve ben daha doğmamışken senin kainatı aydınlatan ışıltılı gözlerinde, çok az uğrardım Moda'ya.
Geç fark ettim Moda'yı ve Moda'daki çocuk yüzünü
sevgilim, İstanbul.
Dokunsaydım yanardım
Saçının tellerine
Uğramazdım sen yokken
Moda sahillerine
Moda kıyılarında buz mavisi rengin giderek içerilere doğru koyulaştığı denizde yorgun martılara dalıp gitmişim bugün.
Ufka doğru bakarken hafiften esen lodosun deniz yüzeyinde oluşturduğu küçük dalgacıkların kırılgan gölgeleriyle birlikte çalkanışını fark ettim. Sanırım bazı küçük balıklar yüzeydeki bu çalkantılardan hoşlanıp iyice denizin üstüne çıkıyorlar. Yazık, kendilerini bekleyen martılardan haberleri yok oysa.
Sen, Moda sahillerinde bir görülüp bir kaybolan güneşin deniz yüzündeki mavi dalgacıklarla dansını mı seviyordun, bilmiyorum, ama burada öyle çılgın bir ahenk var ki bütün semtler ve o semtler için yazılmış şarkılar dilleniyor bir anda. Önce Boğaziçi şen gönüller yatağı, diye başlıyor nağme sağnağı:
"Pırıltılar oynaşırken sularda
Öpüşürler martılar kuytularda
Tarabya'da, Bebek'te, Üsküdar'da
Mehtabı hoş, güneşi hoş, günü hoş
Boğaziçi herkesi eder sarhoş…"
Eğer, oralardan hemen yakınlarınızdan, gülmenin gerçek bir ziynet
olduğunu yüzünde okuduğunuz kumral bir kız geçiyorsa, aklınıza hemen şu mısralar gelir:
"duruşun andırır asil soyunu
Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu?
Arnavutköylü mü Ortaköylü mü?
Kız sen İstanbul'un neresindensin?"
Ya da benim gibi günü geç saatlere değin Moda'da geçirmişseniz akşama doğru da Kalamış düşmüşse yüreğinize:
"İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar
Düşsün suya yer yer erisin eski zamanlar
Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan
Ah Kalamış'tan"
Kalamış'tan Adalar'a çevirirseniz bakışlarınızı:
"Adaların ıssız tenha yolları
Boynumda kaldı o yarin kolları
Menekşeden biçilmiştir şalvarı
Hoş yaratmış Allah pek şirindir billah"
Sevgili mi yoksa İstanbul mu hoş yaratılmış hangisi daha şirindir, dersiniz. Bana sorarsanız ikisi de birbirinden hoş yaratılmıştır, ikisi de birbirinden şirindir.
Hele bir de Üsküdar'a, Çamlıca'ya düşerse yolunuz ve bir başlarsa konuşmaya şarkıların dili, günlerce Moda sahillerinde kalakalırsınız. Olsun bu Moda'nın sahillerinde İstanbul'ca konuşup İstanbul'ca sevdiğim bal rengi gülüşlere doyum olmuyor, bir asır da kalınsa şarkılarla ve gözlerinle iç içe.
"Çamlıca bağları / Yemyeşil dağları / İlkbahar çağları
Cennetten haberdir / Emsalsiz bir yerdir / Çamlıca bağları"
veya
"Biz Çamlıca'nın üç gülüyüz
Aşk bahçesinin bülbülüyüz
Dillerde gezer söyleniriz
Gamsız yaşarız eğleniriz"
Bir de sazlar eşliğinde bakalım Çamlıca'ya isterseniz:
"Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde
Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde
Bir taze emel var şu kızın handelerinde
Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde"
Bülbül sesinin şarkı nağmelerine eşlik ettiği Çamlıca'dan, haydi gelin şimdi Üsküdar'a gidelim, bakalım orada ne bulacağız?
"Üsküdar'a gider iken bir mendil buldum,
Mendilimin içine lokum doldurdum.
Katibimi arar iken yanımda buldum.
Katip benim ben katibin el ne karışır,
Katibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır."
Sahiden kimse karışır mı, karışmaz mı bilemem ama şunu biliyorum ki eskiden İstanbul denince Sirkeci ve Eminönü civarı demekmiş bu. Ve buradan yani İstanbul'dan Üsküdar'a yol gidermiş.
"İstanbul'dan Üsküdar'a yol gider
Hanımlara deste deste gül gider
Yandım çavuş yandım senin elinden
Çok sallanma kasatura fırlar belinden"
İstanbul'un semtleri şarkılarda dillenir de Beyoğlu sessiz kalır mı?
"Beyoğlu'ndan kalktık sandık selamet
Galata'ya vardık koptu kıyamet
Hurşit Reis sandık sana emanet
Sandık sandıklar içinde çok şanımız var
Hazreti Mevla'ya yalvarmamız var"
Damak tadımızı çeşitlendirmek için Küçüksu'ya uğrayalım isterseniz bir yol:
"Küçüksu'da gördüm seni
Gözlerinden bildim seni
İnkar etmem sevdim seni
Ne kadar cefa edersen
Gönül ayrılmıyor senden"
Ve buradan Sezai Karakoç'un sevgililer sevgilisinin ayaklarına eğildiği semt olan, Kandilli'ye kanat çırpalım:
"Kandilli yüzerken uykularda
Mehtabı sürükledik sularda…
Bir yoldu parıldayan, gümüşten,
Gittik…Bahs açmadık dönüşten.
Hulyâ tepeler, hayal ağaçlar…
Durgun suda dinlenen yamaçlar…
Mevsim sonu öyle bir zaman ki
Gaip bir musıkiydi sanki.
Gitmiş kaybolmuşuz uzakta,
Rüya sona ermeden şafakta…"
Bitti mi? Hayır, rüyası biter mi İstanbul aşıklarının. O rüyalar kimi zaman kabusa dönse de…
Sevgililerimizin bakışlarındaki zehirli gül okları yüreklerimizi kanattıkça yüreklerimizin dili susar mı, susabilir mi hiç?
Sevgilim, İstanbul 

Ferman KARAÇAM

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha