Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Gerçek Gibi

Gerçek Gibi Beklemediğiniz bir anda,
bir ucundan yırtılıyor hayatınız.
Size ait olduğunu sandığınız bir şeyin, sizinle tamamen bütünleştiği halde, gerçekte size ait olmadığını fark ediyorsunuz acıyla, ıstırapla.
Bu günlerde bunu yaşıyorum.
Gazze benim, ben de Gazzenin'im ama o benim değil, ben de onun değilim. Daha doğrusu ikimizde birbirimizin değiliz.
Çünkü ben ona dokunamıyorum. Ama bütün hayatımı O kaplamış bir halde yaşıyorum her gün, her saat, her dakika.
Yani O kesin olarak benim.
Bu dilemmanın ve hayatıma durup dururken bir ok gibi saplanan ve aynı zamanda gerçek olanın üzerine kafa yorup düşündüğüm günlerde, adresime ilginç bir mektup geldi.
Tozun dumana karışıp beni şaşkına çevirdiği bir zamanda öyle çok işe yaradı ki bu mektup, halimi en iyi şekilde resmettiği için.
Şöyle başlıyor:
"Biliyorum - sırası mı mektubun bu zamanda- diyeceksiniz Olsun, deyin. Ama okuyun lütfen. İçimi, kendimi, ruhumu, halimi anlatmış olduğumu düşünüp rahatlayabilirim biraz. –Okumayı geçtik bir de buraya alıntıladığımı bilse ne der kim bilir!-
''Yiyipte sindirilememiş yemeğin burkup bıraktığı bir şey gibi geçip gidiyor bütün hayatım. Ne dünya benim, ne de ben o'nun'um.-
Hiç mi yok bu dünyada sizin olan bir şeyler- diyeceksiniz.
Var elbette, olmaz olur mu? Benim de birkaç tutunacak küçücük dallarım olmazsa nasıl kalırım ayakta?
Var, var ama öyle az ve öyle çabucak elde edilecek şeyler ki bunlar, esas olması gerekenin yanında su'dan sayılırlar.
Esas olması gereken ise ruhumla, beynimle, kalbimle bütünleşip hayatıma girdiği halde, benim değil.
Ne tuhaf! İçimi ısıtıyor, yüreğimi dolduruyor, baktığım her yerde onu görüyorum, yediğimi içtiğimi onunla yiyip içiyorum.
Yorulduğumda onda dinleniyorum. Hayatıma, masmavi sıcacık bir Ay gibi düşüp içimi ısıtınca anladım, onsuzken, içimin ne kadar soğukta kalıp üşümüş olduğunu yıllardır.
Gözleri o kadar güzel ki her baktıkça yağmur sonrası yerden sökün eden toprak kokuları içinde, güneşe kanat çırpan bir kuş gibi ruhum göğe yükseliyor.
Evet, ruhumun hem yüceldiğini hem de yükseldiğini anlıyorum onun gözlerine bakarken.
Hele gözleri hafif buğulanır, belli belirsiz nemlenirse, o bal bakışlar öyle güzelleşir, zarif birer inci gibi öyle parıldar ki, bir insan olarak hayatımdaki bütün var ları ve yok ları birbiri ile tartıyorum fakat hiç bir var'ımın gücü kalmıyor onun gözlerinin yanında.
İnsanın böyle bir iksire ne kadar çok ihtiyacı olurmuş meğer; tek düze, monoton, rutin hatta ağırlaşmış ve orasından burasından yırtılmış, pörsümüş, dökülmüş hayatının içine bir cankurtaran gibi yetişen ve yetişince hemen kurtaran, onaran sonra parlatıp canlandıran bir iksire.
Buğusu ve kokusu üstünde dolanan, fırından henüz çıkmış, sıcacık, taze bir ekmek gibi yenilenip canlanıyor insanın hayatı.
Ben de böyle dirilip canlanıyorum ve yazmak, yazmak, yazmak istiyorum, kokumu bütün bir yeryüzüne salmak isteği ve aşkı ile.
Şimdi bir de gelin, bu taze, canlı, kokusu ve buğusu üstünde fır fır dönen ekmeğin size ait olmadığını düşünün.
İşte o zaman da okyanusun tam ortasında gemisi batan kaptan gibi çaresiz, pusulasız çırpınıp duruyorsunuz.
Oysa yanımda olsaydı, oysa gerçekten benim olsaydı tüm bu fırtınalara rağmen kim bilir nice yeni ülkeler fethederdim kalemimle.
İki tane hayatınız oluyor yani.
Biri tamamen size ait olanlarla beraber olan hayat.
Diğeri size ait olduğunu sandıklarınızla olan hayat.
Birincisi gerçek ama soğuk, eski, donuk, halsiz ve mecalsiz.
İkincisi ışığını diriltici iksirinden alan sıcak, canlı, yeni, diri ama gerçek gibi.
''Bu mektupta yazılanlarla benim bugünlerde yaşadıklarım olabildiğince benziyor birbirine;
Filistin, hep onunla dopdoluyum ama o benim değil,
gerçek değil, gerçek gibi yani.
Mektup uzun fakat benim yer darlığı gibi bir sorunum var.
Şimdilik buraya bir virgül koyacağım.
Haftaya ''Görelim Mevla neyler……'' 

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha