Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Kıvılcım Saçan Tokat

Kıvılcım Saçan Tokat
Ferman Karaçam  "Yaralı Öyküler" Kitabı


Siz de böyle olur musunuz bazen; karşıdan gelen herkes tanıdık, dost. Hatta bazıları çok yakın akrabanız. Ellerim cebimde yürüyorum. Sirkeci, Eminönü yine kalabalık. Mahmut paşa’dan, ayakkabı ve tişört alacağım kendime. Fakat bugün insanların hepsi, öylesine sevecen, öylesine sempatik ki, anlatamam. Hatta ne yalan söyleyeyim, bazılarını durdurup sarılmak, öpmek geliyor içimden. Daha akşama çok var, bugünü doya doya insanlara bakarak, onlara gülümseyerek geçireceğim, bunu kesin olarak yapacağım. İşte karşıdan “var mı buz gibi soğuk sudan içeeen” diye bağıran bir çocuk, onu bulunduğu yerden alıp, içime koysam. İşte bir bıyıklı bey, işte üç delikanlı, işte yorgun ve yaşlı bir amca ve güvercinler.

Bin dokuz yüz altmış sekiz yılının Ağustos’u. Sıcak ve nemli bir gün. İstanbul’a geldiğimin üzerinden üç ay’a yakın bir zaman geçti. Gültepe son durakta meydandaki çakıcıların büfesinin hemen karşısında, Hilmi amca’nın Karadeniz Lokantası’nda komi’lik yapıyorum. Çok özel bir rica ile izin alıp, dışarı çıktım bugün. Lokantaya gelip, bana sürekli emir veren insanlardan başka, normal insan görmeyi, normal insanlara bakmayı özlemişim. Geceleri lokantanın içinde, iki masayı birleştirerek yatıyorum çoğu kez. Arada bir, Yahya Kemal’de herkesin “hökümet” dediği Ferhat ağabeyimin bacanağı, Değirmenköy’lü Hayrettin amcalara da gidiyorum, ama, lokantayı gece saat bir veya ikide kapatıyorum. Hilmi amca her gece içiyor. Erken kapatıp çıkamayınca “hökümet”in eşi Çiçek Ablayı o saatte kaldırmak beni üzüyor. Gerçi o: “yavrum çekinme her gece gel, kapıyı tıkla, ben açarım” diyor, ama olmuyor işte.

Bu günlerde Hilmi amcanın morali çok bozuk. Gündüz öğleye doğru geliyor, birkaç saat ayık kalıyor. Gün batımına doğru, masa altından ufak ufak votka atmaya başlıyor, gece yarısına doğru da artık insanın kendisini değil gölgesini görüyor.

Canı sıkıntılı; çünkü birkaç gün önce İsmail amcayı bıçakladılar. İsmail Amca, patronumuz Hilmi amcanın çok yakın arkadaşıdır. Durumu ağırmış. Kırk yaşlarında, uzun boylu, geniş omuzlu, hafif kır saçlı, sevecen bir adamdır İsmail Amca. Bizim patron gibi, şişman, göbekli değildir. Köyden gelip, burada işe girdiğim günün ertesi, İsmail Amca beni çağırdı ve: “oğlum git şu karşı büfeden elli gram davul tozu, yan tarafta ki kasaptan da minare gölgesi al gel” demişti. Olur mu diye biraz şüphelendim ama öyle ciddi, öyle sert söylemişti ki; elime tutuşturduğu para ile birlikte şaşkın şaşkın büfenin önünde buldum kendimi. İçeride benim yaşlarımda sarışın biri var; Gencay Çakıcı. İsmail Amcanın o ciddiyeti beni, Gencay’ın karşısında rezil etmişti. O günden sonra Gencay bana sürekli takılıp durdu. Ama kasaptan minare gölgesini istemeden dönmüştüm dükkâna.

İsmail Amcanın durumu ağırmış. Gencay’a bakarsanız bunu kimin yaptığını biliyor. Hatta ağabeyi Alaattin istese, bu bıçaklama işini yapanları halledermiş. Galiba ağabeyi kabadayı bir adam. Güvercinlerin bazıları da öyle, sakin sakin ağzına buğdayı alanın kafasına gagasıyla vuruyor kabadayılar. Öyle çok buğday verdim ki, belki birkaç kilo olur. Ama nasılsa hiç doymuyor bunlar. Ben de büyük camiin önündeki simitçiden iki simit alıp yedim, su içtim buz gibi ve hep insanları seyrettim.

Onlar benim yitirdiğim bir şeymiş de bulmuşum bugün; bulmuş ve sevmişim onları. Herkesi; somurtkan, sinirli, güler yüzlü, mutlu, dalgın, huzursuz, yorgun, bitkin, mutsuz, neşeli, sevinçli, kederli… herkesi doyasıya seyrettim ve doyasıya sevdim.

Sevdim; kelimelerim güvercin kanatlarıyla birlikte toz zerreleri gibi, güvercin tüyleri gibi, etrafımda uçuşurken titrek titrek.
Sevdim; dilimi gurbetin hüzünlü aynalarına değdirdikçe, ıslak ve puslu yüzümdeki, çocuk saflığımın, şaşkınlığımın, yoksulluğumun “niçin’lerinde” kıvranırken.
Sevdim; çiçeğin renginde, meyvenin kurdunda, denizin tuzunda, emeğin ter’inde, su’yun sesinde, martının kanadında.
On dört yaşındayım.
Bu benim gurbete ilk çıkışım.
Bu nasıl bir İstanbul, bu nasıl bir gurbetse; bu gurbet bana parmaklarından süt emzirmiş anamın kucağında.
Bu gurbet bende çocuk yüzlü, masum bir sıla saklamış.
Bu gurbet benim gül kokulu medeniyetimin renk renk rüyalarını ilmeklemiş gecelerime.
Bu gurbet efendimin fethini müjdelediği ana rahmim, mezarım, sevdiğim, gelinim olmuş.
Bu gurbet benim sıla’m olmuş ve bu sıla içimde derin ve acı bir gurbet çığlığı gizlemiş.

İlk gurbet’im İstanbul’un Gültepe’sinde Karadeniz Lokantası’nda başladı. Özlemişim; annemi, babamı, ağabeylerimi, ablalarımı; Yavuz’u, Atilla’yı, Necati’yi, Özcan’ı, herkesi ve her şeyi. Evet evet her şeyi özledim; koyunları, tosunları, kınalı ile karagöz’ü, kuzuları, danaları. Her akşam zincirini çözüp dolaştırdığım, kendisi ile koştuğum, yarıştığım Alaca köpeğimizi öyle özledim ki… Şimdi Alaca’m ben’siz ne yapıyor, kim bilir. O’nu akşamları dolaştıran biri de yoktur, o da yollarımı bekliyordur benim. Çünkü her gün bağlı olan köpekler için bağ, yıllar sonra bir işkenceye dönüşüyor.

Karadeniz lokantası küçük; sekiz tane masası var. Öğleleri, birkaç saat tıklım tıklım dolu olur. Bizim köylü Şahmerdan da burada çalışıyor. O içeride aşçı yardımcısı, ben dışarıda garson yardımcısı. Yine bir öğle vaktinin kalabalığı. Çalışmak güzel, yeter ki iş olsun. Çalışmak; iş bulmuş olan, işi olan herkes için büyük bir nimettir. Nimetin kadri bilinmelidir. Öyle yapmaya çalışıyorum; masa siliyorum, tabak topluyorum, ekmek kesiyorum, sipariş alıyorum. Yemeklerin tümünü ve hatta tatlıları, salataları, kompostoları, ezberden söyleyebiliyorum: Haşlama, kızartma, biber dolma, karnıyarık, İzmir köfte, musakka, taze, kuru, bamya, semizotu (arzu ediyorsanız yoğurtlu olur), tas kebap, türlü, pilav… İşte ben bu yemeklerin tümünün isimlerini bir solukta sayabilirim. Saydım saydım ve yoruldum. Dün; Eminönü, Sirkeci, Mahmut paşayı dolaştım. Akşam gelip işe koyuldum ve gece saat üçte iki masayı yan yana getirip üstüne, mutfakta bir işe yaramayan kalın perdeleri serdim ve yattım. Ustabaşımız sabah saat beş buçuk’ta kapıyı çaldı, uyuyamadım. Ustabaşı bana bir sürü iş buyurdu; şu süzgeci tut, ocağın diğer gözünü de yak, tencereyi karıştır, bardakları sil, çöpleri at, karşıdan bir Bafra sigarası kap gel, ekmeği kes, evet ekmeği kesiyorum. Öğle kalabalığı azaldı dükkânın, gün ikindiye evriliyor. Yorgun ve uykusuzum. Hava hep sıcak, üzerimde yakasız bir tişört var; dün Mahmut Paşa’dan aldım, ensem ve kollarım açık, ekmek kesiyorum: Akşama, akşam servisine hazırlık yapmak lazım. Bir ekmeği önce ikiye kesip yarım yapıyorum, çömelmiş durumdayım. Ekmek dolabının içindeki tahtanın üstüne yarım ekmeğin kesilen tabanını oturtuyor ve onu da ikiye bölüp çeyrek yapıyorum. Çok ekmek var, kollarım yoruldu. Yorgunluk ve uykusuzluk göz kapaklarımı ve çocuk bedenimi esir almış olmalı.

Bir anda koyu kırmızı renkte kıvılcımlar ekmeklerin üstünde, bıçağın keskin ucunda, dolabın her yanında, beynimin içinde kaynamaya başladı ensemde patlayan tokatla birlikte.

Tokatın sesini tam olarak çok iyi duydum çıplak ensemde. Ama aynı anda siyaha yakın bu koyu alev kırıntılarının nasıl oluştuğunu pek anlamadım. Bu bir patron tokatı idi. Geçen sene bir defa köyde Nurettin ellerimi arkamdan bağlayarak tutmuş, Bahattin de kardeşi Gülşen’i sevmekten vazgeçmem için bana tokat vurmuştu, ama o tokatın sonunda uzun süre böyle karanlığın içinden bir yerlerden fışkırıp çıkan ateşlerin ortasında kalmamıştım.

Demek tokattan tokada fark varmış; patronların tokatı daha sert oluyor, daha çok ses çıkarıyor, ayrıca uzun süre gözlerinizin önünden alev kıvılcımları gitmiyor ve normal bakamıyorsunuz, gözleriniz kararıyor.

Bundan mıdır bilmiyorum, İstanbul kıyılarında, mehtap çıkınca yakamozları pek severek izleyemem.

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha