Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Öteki yada çamurdan iki kız

Öteki yada çamurdan iki kız
Ferman Karaçam / "Yaralı Öyküler" Kitabı

Öncesi yokmuş ve sonrası olmayacakmış hissi veren incecik bir yağmur yağıyor; sanki binlerce yıldır sürekli yağıyordu ve yine sanki hep yağacakmış gibi bir yağmur.

Daha biraz önce Cumhuriyet Caddesi’nde tabanlarımız şişinceye kadar dolaştığımız Erzurum; düşlerde kalmış uzak bir ülke gibiydi, birinci yurdun penceresinden bakarken. Bazı yerlerde küçük su birikintileri oluşmuş, bazı yerlere yağmur değmemiş gibi. İlkbahar, ikindi… Biraz sonra akşam olacak ve biz siyah-beyaz televizyonun karşısına kurulup haberleri izleyeceğiz yurt kantininde. Kim bilir, bugün nerelerde kaç körpe, kaç ana kuzusu kurşuna dizilecek, bıçakla öldürülecek. Kim bilir, kaçı üniversite öğrencisi, kaçı lise öğrencisi ve kim bilir nerelerde kaç kahve taranacak bugün. Ülkemizde adı henüz konmamış bir iç savaş yaşanıyor. Belki de adı konmuştur ama ben bilmiyorum. Günde en az on genç insan ölüyor, ortalama on beş yirmi kişi. Bu savaşın bizim bildiğimiz adı; sağcı-solcu savaşı. Ya da ülkücü-devrimci savaşı.

21 Eylül Çarşamba bin dokuz yüz yetmiş yedi Ziraat Fakültesinden Ekrem Yüce ile tatlı tatlı yağan yağmuru seyrediyoruz. Ne yağıyor, ne yağmıyor gibi yağıyor yağmur.

Minibüsler yurtlardan şehre, şehirden yurtlara öğrenci taşıyor. Son durak bizim birinci yurdun önü, büyük bir alan. Çukurlarda minik minik göller oluşmuş.

Düşman olduk birbirimize. Yıllar sürer bu düşmanlık diyorum Ekrem’e. “Evet, sevgiyi katlettik, diyor ve ekliyor Ekrem”: Kin ve düşmanlık dolu içimiz birbirimize karşı. Az önce çarşıdan gelirken gördük; o levha hala orada duruyor. Kimse cesaret edip kaldırmamış. Kampüse girerken “Hurşit’in çiftliğine gider” yazmış, ülkücüler. Birkaç gün oldu. Acaba Rektör Hurşit Ertuğrul görmedi mi o levhayı? Kim bilir!

Bizi birbirimize bağlayan ne varsa önce o bağları çözüyorlar. Yalnızlaşıyoruz. Yabancılaşıyoruz ve sonra “öteki”leşiyoruz. Öteki; düşman yani. Oysa ötekilerle birlikte hepimizin dedesi daha dün bu toprakları, vatan yapmak için hayatlarını feda etti ve bize bırakıp gittiler.
Hiç sevmiyoruz birbirimizi. Sevmek ne kelime nefret ediyoruz.

Oysa sevmek; kansız kalmış damarlarımızı nasıl da yeniden onarır.
Oysa sevmek; toprağına korkarak ayak bastığımız bu vatanı cennet yapabilir hepiniz için.
Sevgi, içi boşaltılmış bir kelime, boş bir kovan olarak dolaşıyor aramızda.
Oysa sevmek; gülleri yolunmuş yetim bir bahçede çıplak ayaklarla dikenlere basarak gül aramak ve bulmaktır.
Yıldızları sökülmüş zifir gecelerde, kendi yıldızını aramaktır üryan ve uykusuz. Vurulmaktır bir ceylan yavrusunun gözbebeklerinde. Kanamaktır, bir eski derginin sayfalarında damla damla. Alnına su’dan mührü vurulmasıdır yaşamanın, sevmek.

Kıvama ermektir, yanarak, kavrularak sevmek.
Tipiye tutulmaktır bir kekliğin kanatlarında.
Sevgilinin bakışlarıyla hep baharın yaşandığı bahçelerde yeşilini bulduğunu sanırken kırağıya tutulup sararmaktır.
Kanındaki ateşe bir çığlık iliştirip, alev alev yükselmektir göklere.
Göklerin nabız atışlarına bitiştirmektir hasretin hararetini.
En sevgiliye ulaşmanın bitmeyen koşusudur sevmek.
Dili değdirmektir muhabbetin susuzluğuna.
Karanfilli gözyaşlarını içmektir geceye karışan kurbağa seslerinde ve öylece yüreği köze atmaktır bile bile.
Siyah’ta kara’yı, beyaz’da ak’ı arayışın adıdır sevmek.
Her gece saatin karşısına oturup gecenin tik-taklarını beynine içirmektir sevmek.
Geceyi sıyırmaktır, kalabalık ölümlerin ıssız ve simsiyah uçurumundan. Uçlara vurmaktır aklı, en uçlara.
Gece sonsuz bir ummana dönüştüğünde, gecenin aynasında yüzüne bakıp aşkı görmektir.
Fark etmektir sevmek.
Ak güvercin gibi azad edip, uçurmaktır sevgiliyi mavi göklere ve bakmaktır ardından, yürekten hicran sızarak.
Sevmek en büyük gök armağanıdır bir yürek için.
Sevmek insana yeniden sunulmuş bir hayattır.
Sevmek tutunmaktır.
Hep vermektir, sevmek.
Anadilini ilk kez “öteki” ile konuşmaktır. Anayurdunda çocukluğu ile birlikte yaşamaktır bir ömür.
Ağı’dan gıdalarla beslenerek bilgeleşmek ve ölümsüzlüğü öğrenmektir sonunda sevmek.
Yıldızlara kaçan göz nurunun peşinden göklere seyahat etmektir ve ölümcül acıları yükleyerek omuzlara, ölüm sularında dirilmektir yeni bir hayatın.
Bir okyanusun derin sularından gelip, irademizi alıp götüren dev bir dalgadır.
Sevgilinin rengine boyanmaktır sevmek.
Önceden açılmayan kapıların ardında, hangi karanlık cinayetlerin işlendiğine tanık olmaktır.
Uçurum kenarında gül koklamaktır sevmek.
Göğüsde damarlar çatlarken, mavi atlasın kanatlarıyla gök âlemlerini seyre çıkmaktır.
Işığın sesine, sesin aynasına, aynanın ateşine dokunmaktır sevmek.
Susarak kavrulmak, kavrularak erişmektir sevmek.
İçinde yanardağlar, dışında buz kraterler taşımaktır.
Yani kül’de kor gibi, kor’da kül gibi durmaktır kımıltısız.
Sevgiliye hiçbir zaman söylenememiş, dil ucunda kalmış ve sonra da susunca erimiş, bedeni yakmış bir kelimedir sevmek.
Sevmek olmaktır.
Olmak sevmekle fark edilir.
… Evet olmaktır.
Ama biz olamadık.
Savrulduk, savruluyoruz, olmuyor, olamıyoruz.
Oysa birazcık sevebilsek birbirimizi.

İşte bir minibüs daha geldi ve sert bir şekilde durdu. İçinden önce bir erkek öğrenci indi, bir kız öğrenciyi sürükleyerek. Sürüklenen kız öğrenci tökezleyip yere düştü yüzükoyun, küçük su birikintisinin içine. Ardından inen bir başka kız öğrencinin kitapları savruldu ve büyük bir çığlıkla yere düşen birinci kız öğrenciyi kaldırmaya çalıştı. Fakat minibüsten inen bir başka erkek öğrenci, bir tekme darbesi ile onu da yerdeki kızın yanına düşürdü. Sonra kızlar feryat figan bağırıp çırpınmaya, erkekler onlara vurmaya ve çamurda sürüklemeye başladılar. Ekrem’le birbirimize baktık. Adeta şoka girmiştik. Birinci yurdun birinci katında biz kalıyoruz. Biz; Milli Türk Talebe Birliği’ne mensup öğrenciler kalıyor. Kızların çığlığı dayanılır gibi değildi. Kapıya yöneldik. Fakat ne fayda, bizim katın sorumluları kapıları kapatmış, hiç kimse dışarıya çıkamıyor.
Ülkücü erkek öğrenciler, solcu kız öğrencileri yeteri kadar dövmüş olduklarını düşünüp bıraktı ve hızla kaybolup gittiler bir süre sonra. Kızlar, çamurdan iki insan olarak karşıdaki kız yurduna yöneldiler.

Öteki’leştirmektir, düşman görmektir sevmemek. 
Yok görmek, yok saymaktır sevmemek.
Yokluğun zifirinden, var olmanın aydınlığına çıkarana, hayata katana, can bağışlayıp yüreklere sevme iksirinin tadını aşılayana, sevdirene, sevgiyi öğretene, var edene hamdolsun.
Pervanenin havası, suyu, gıdası ışık değil midir?
Pervane ışıktan alır yaşama gücünü.
Işık pervanenin hayat kaynağıdır.
Aşk’da insanın hayat kaynağıdır.
Aşk olmazsa hayat olmaz.
Aşk sonsuz bir nur ummanıdır.
İnsana sunulan ise bir tek damlasıdır o ummanın.
İnsan bir damlanın içindeki bal’ın “zehriyle” bir damlanın içindeki nur’un “narıyla” kıvranıyor, kıvranıyor...
Ya o umman nicedir, kim bilir?
Sevmek o ummanda yok olmak, sevmek o ummanda var olmak.
Sevmek O’na kavuşmaktır; kavrularak Elif’in incecik gümüş çizgisinde.

Gümüş rengi bulutlar göğün kimi yerlerinde olmasına rağmen hava güneşli; güneşli ve sıcak. İki ders üst üste Fransız Edebiyatı dersimiz var. Sınıfa minik bir çalışmamı sunacağım. Üç aydır üzerinde çalışıyorum; onyedi ve onsekizinci yüzyıl batı felsefesi. Bunu biraz kısa tuttum ve hocam Doç. Dr. Ali Özçelebiye, izin vermeyeceğini bildiğim için haber vermeden, İslam ve Doğu felsefesini ekledim; Farabi, İbni Sina, İbni, Haldun, İbni, Arabî…

Kürsüdeyim. Tahtaya notlar almışım. Konularıma hâkimim, iyi çalıştım. İslam’dan ve Doğu felsefesinden anlattıkça hoca içten içe kızıyor, sınıfta ayaklarını sert sert yere vurarak geziniyordu. İkinci dersten çıkış zili çaldı, ben de konularımı bitirdim. Hoca, kapının önüne geldi, sınıftan çıkıp gidecek sandığımız sırada sert bir şekilde geriye, bana doğru döndü ve: “iki görüş var; birisi, insanın organizmadan yaratıldığı görüşüdür. İkincisi ise; (bu arada elini beline götürdü) Anadolu’da eksik etek tabir ettiğimiz kadının, erkek uyluk kemiğinden yaratıldığı görüştür. Bu görüşe inananlar, daha iki gün önce, o eksik etek kızlarımızdan ikisini, birinci yurdun önünde çamurlara yatırıp üzerlerinde tepindiler. Eğer bunu yapanlar Müslüman ise, ben Müslüman değilim. Eğer bunu yapanlar Türk ise, ben Türk de değilim” dedi ve kapıyı çarpıp gitti.

Hoca çıkınca sınıf buz gibi oldu. Herkes birbirinin yüzüne, bütün sınıfta bana baktı. Evet bu cümlelerin burada ifade edilmesinin önünü ben aşmıştım ama, esas sebep ben değilim. Hoca kadar ben ve benim gibi düşünen herkes o gün o kızları dövenleri lanetlemiştik. Dahası; Ekrem’le birlikte gidip kızları kurtarmaya çalışmıştık.

Kurtarmak ruhu; ruhu kirlenmişlerden. Beyni; cehalet pisliğinden. Yüreği; yüreği nasırlaşıp sevemeyen yüreksizlerden, kurtarmak lazım. Güzel ülkemi, ülkemin güzel insanını bu iç kanamadan, bu annelerin yüreklerine kor düşüren felaketten kurtarmak lazım.

Gençleri; materyal akrebinin kara kıskacından, gençlerin kanını; ırkçılık mikrobunun işgalinden kurtarmak lazım.

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha