Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Uzundereli Çoban Ya Da Eylüle Ağıt

Uzundereli Çoban Ya Da Eylüle Ağıt
Ferman Karaçam / "Yaralı Öyküler" Kitabı

Her vakte; gergef gibi düşen eylül yağmurları işliyorum.
Kadehimde; donuk ve körpe bakışı sonbaharın.
Kandil yanıyor, gece ışıldıyor. Yakamozlara ıslık çalıyorum ve saçların kıyılara dağılıyor sevgili eylül.
Sen bana gelmesen de bulurum seni, çünkü ben mavi mevsim’lerin yakamozuyum, parmaklarının kokusunu alırım yağmura yazdığın öykülerden. Seni içerim esmer bir kahkahada, seni solurum çiçek gülüşlü Erzurum garında. Seni yutkunurum Erzincan’ın üzümlü bağlarında, seni düşlerim; erkekleri kırpılmış, kadınları deprem yemiş Sakarya bulvarlarında, seni içerim Ardahan’ın soğuk yayla sularından; Artvin’in güllerinden avuç avuç dererim seni ve vurulup düşerim Kanlıca’da gözbebeklerinin hançer gibi işleyen sahiline.
Saçların dolanır yaralı damarlarıma, damarlarım saçlarına hayat verir sevgili eylül.
Sen bu patika gülücüklerine, sarı yaprakları, Emirgan’da mı serptin; yoksa Üsküdar’ın daracık sokakları’nda mı?
İlk düştüğüm boşluk ve uçurum senin yağmurlarının nisanla buluştuğu son uçurumdur.
Nice yürünür sfenks olmadan senin damarlarından kan rengi, nasıl ıslanırız yağmurların altında; şairler aynalara yansıtmasa bahar bakışını gözlerinin.
Vakitlerime oya gibi işlenmiş, gül yüzündeki zarif tebessüm saadetin mi, yoksa kıyametin mi habercisi?
Hangi çölün aynasından yansıyor bunca peygamber çiçeği, hangi gülün dikeni kanatıyor bakışını yetimlerin?
Hangi sevgilinin ülkesinden esen gümüş rüzgârlar sürtünüp geçiyor tenimizden, sen gelince eylül?
Hangi yüreğin balı akıyor dilden dile yüreklerimize, bu çılgın nağmeler eşliğinde?
Hangi türkü denizidir ay gibi doğuyor bu çağın zifir gecelerine, yakamozlar eşliğinde? Hangi kan çıbanları iyileşiyor derviş bakışında sevgilinin, sen geldiğinde eylül?
Sen geldiğinde; sen, sen hep gel eylül.
Simsiyah gözlerine kondurduğum renkli rüyalar nemlenmeden, ağaç gölgelerine sarı yapraklar serpilmeden, sesim sonbahar rüzgârlarında üşümeden, dağ doruklarını ıslatmadan beyaz yangınlar, akşam olmadan denize bakan yüzünde yeşil yamaçların…
Bu bereketli toprakların giderek çölleşen ateşi yüzümüzü kavurmadan gel eylül.
Senin gelişinle; eklenmektir, ölümün eliyle yarıda kesilen hayat zincirinin öbür ucuna.
Aynanı al ve gel eylül.
Çünkü biz, bütün zamanlarımızı, kendi aynamızı bulmak için yaşıyoruz.

Yaşıyoruz ve işte bin dokuz yüz seksen üç yılının bir sen’li gününü daha bitirdik, Diyar-ı bekir’de.
Yorucu, yıpratıcı, insanı insanlığından utandırıcı bir günün daha sonuna geldik. Bugün Diyarbakır kasvetli bir akşamı yaşıyor. Akşamın acelesi varmış gibi bütün ortalığı kaplamış. Bazı evlerin lambaları yanıyor.
Hapishanenin gözetleme kulübelerindeki ışıklar da yanıyor. Nöbetçi askerlerden biri bizim kapıya çıkışımızı uzaktan izliyor. Servis hazır. Subay, astsubay yavaş yavaş çıkıyor, tek tek servis aracına biniyoruz. Hapishanede tutuklu ya da hükümlü olmak zor, ama asker ya da subay olmak da kolay değil. Hele, Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde.

Servise binerken, dışarıdan içeriye bir askeri araç giriyor. O sırada büyük demir kapı açılıyor. Çıkışta sağ tarafta, duvarın dibinde birinin oturduğunu gördüm. Bu normal değil. Çünkü hapishanenin giriş kapısının biraz ilerisinde kimse duvara sırtını yaslayıp oturamaz. Nöbetçi askeri çağırıp durumu sordum. Bu arada, ağır ağır adama yaklaşırken, birinci koğuştan tahliye edilmiş biri olduğunu anladım.

Adam Hakkâri’nin Uzundere ilçesine bağlı bir mezrada çobanlık yaparken, isim benzerliğinden dolayı tutuklanmış. Zaten Güneydoğu’da insanların bir çoğunun adı, Abd.. ile başlıyor. İkindiden biraz önce tahliye edildiği halde, Hakkâri’ye gidememiş. Bunun sebebi şu: Otuz beş kırk yaşlarındaki bu adam, bu yaşına kadar mezrasının dışına hiç çıkmamış. Dolayısı ile nasıl gidileceğini de bilemiyor. Ayrıca cebinde parası da yok. Aylarca hapiste haksız yere tutulduktan sonra salıverilen bir insan evine gitmekten aciz, girmemiş, çıkmamış; insanlara ürkerek bakan, garip, sefil, suçsuz. Türkçe bilmiyor. Sivaslı bir er vasıtasıyla öğrendiklerimizi anlatırken hıçkırarak ağlamaya başladı.

Sustum.
Ve efendime döndüm: Dumanlar içinde yürüyorum.
Ben seni nasıl anlatacağım şimdi.
Bunu hangi kalem yazabilir.
Buna hangi kâğıt kucak açabilir, bunu hangi kelimeler taşıyabilir.
Üstelik ben çok yorgunum.
Yorgun, bitkin ve hastayım.
Sazımı kırdılar; bundandır sesimi sazımın yerine koymaya çalışmam.
Bundandır hastalığım ve bitkinliğim.
Kocaman büyük bir caddede aynamı ararken yolumu kaybettim.
Küçücük, daracık sokaklara düştüm ve bu sokaklarda güllerin yakıldığını gördüm.
Evet, güllerin yandığına en yakın şahit benim.
Alev alev tutuşan güllerin ortasında kaldım bir anda.
Ellerim, kollarım, yüzüm, saçlarım, elbiselerim tutuştu.
Alevler arasında yürüyorum şimdi, ben seni nasıl anlatacağım, bu insana, bu insanlara.
Arabın, zencinin, kölenin, efendinin, türkün, acemin, kürtün…
birbirine üstünlüğü olmaz diyen seni, nasıl anlatacağım, bu yangının ortasındaki insanlara.
Devranımı döndüren bu yangın, bu gül yangının içinden ruhumu ve bedenimi nasıl kurtaracağım ve asıl yüzümü kaldırıp nasıl bakacağım yüzüne efendim? Başımı ayaklarının önüne koymaya ve işte iki cihan senin için yaratıldı ama ben sana sadece kendimi kurban edebiliyorum, başka da bu dünyada bir işe yaramadım, demeye cesaret edebilecek miyim efendim?
Sonsuz bir acı içindeyim, acılarımı ve yangına tutulan ruhumu unuttum, şimdi tarafınızdan ellerimin tutulup tutulmayacağını düşünüyorum efendim.
Akşama kadarki yorgunluk ve bitkinliğin omuzlarıma çöktüğünü, belimi büktüğünü fark ettim. Çömeldim ve yüzünü sıkı sıkı kapadığı iki kolunu iki yanına indirip, yüzüne baktım. Bir uygarlık, kadir kıymet bilmezlerin elinde nasıl tarumar edilirmiş, onu gördüm bu yüzde.

Selahattin Eyyubi’nin “hiç birinize hakkımı helal etmiyorum” dediğini okudum bu mazlum yüzde. Tüketilen tarih ve medeniyet değerlerimizden geride kalan kırıntılarının da, harcanıp yok edildiğini gördüm bu yüzde. Saidi Nursi’nin, daha da çatılmış o mübarek kaşlarını gördüm bu yüzde, kardeşliğin lime lime edilerek; kalleşçe ve düşmanca, aramızda dolaşan dost kuvvetler tarafından, yırtılıp atıldığını ve çiğnendiğini gördüm bu yüzde.

Sinsi, bilinçli, sessiz ve derin bir tarihi öfke ile gelip, içimize dalan bir hainler sürüsünün bizi küçültüp, bölüp, zillete düşürecek planlı yürüyüşünü gördüm bu masum yüzde. İnsanlık onurumun, insanlık gururumun, insanlık değerlerimin nasıl yırtıldığını gördüm bu masum yüzde.

Hayvanın hayvana yapmadığının kanıtını, yüzüme haykıran bu yüze, daha fazla bakamadım. Çünkü içeride birkaç ay bile kalıp çıkmanın hangi anlama geldiğini iyi bilen ben, bu masum insanın yüzüne kıyamet günü de bakamayacaktım ve o’na değil, kendime acıdım.

Orada bir yıkık duvar gibi duran bu adam benim dilimi bilmiyor, ama. Damarlarımın içinden yürüyen kan gibi vücudumda yürüyor, bedenimi sarsıyordu. Aldım, götürdüm tanıdığım bir aileye teslim ettim, bir marketin sahibine. Birbirimizin ihaneti olduk ya artık, birbirimize güvenmiyoruz. Her an, ihanete uğrayacağımızı düşünerek yaşayacağız bundan böyle. Çünkü bu cezaevine günde otuz insan giriyor; saf, temiz, berrak, Anadolu çocukları, genç ve biraz da yanık yüzlü. İki bin kişilik bu cezaevinden, günde ortalama yirmi-otuz kişi de dışarı çıkıyor.

Çıkanlar; militan, Kürtçü, ırkçı, kindar, eğitimli ve işkence görmüş. Yani bu insanlar ırkının farkında olmadan, normal bir Anadolu insanı gibi alınıp buraya konuyor. Sonra burada bir yandan içerideki militanlar tarafından eğitilip yetiştirilirken diğer yandan da sürekli işkence görüyor. Daha sonra tahliye olup veya beraat edip dışarı çıkarken bütün Türklere düşman bir ırkçı, bir faşist kürt olarak çıkıyor. Burası bir kürt faşizmi üreten fabrika gibi çalışıyor ve birileri bir yerlerde bu hesabı yapıyordur herhalde.

On beş-yirmi sene sonra, otuz sene sonra, ülkemin halinin nereye varacağını aklı temiz, yüreği temiz, ruhu kirlenmemiş birileri varsa hesap etsin. Ben işte bugün buraya not düşüyorum: isim benzerliğinden üç dört ay hapiste tuttuğumuz, otuz yaşlarındaki bir Uzundereli çoban, evinin yolunu bulup gidemeyeceği için, Diyarbakır Askeri Cezaevinin duvarına dayanmış ağlıyor. Sonbahar, bin dokuz yüz seksen üç…

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha