Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

İradenin İflası

İradenin İflası

Ferman Karaçam / "Yaralı Öyküler" Kitabı


Sonbahar. Seksen beş yılının soğuk bir Salı günü akşamı, akşamın erken saatlerinde Beyoğlu’ndayız. Dergi için; kumar ve kumarbazlarla ilgili izlenimlerimi yazacak, yapabilirsem birkaç da röportaj yapacağım. Yanımda iki kişi daha var. Biri, amcam oğlu, Remzi. Remzi işi gereği buraları iyi biliyor, avucunun içi gibi.

Beyoğlu’nda hayat gece yirmi dört’ten sonra başlıyor; bar ve pavyonların özel kapılarından, takım elbiseli, korumalı patronlar giriyor. İstiklal caddesi gün batımından sonra çalışanların yoğunlaştığı bir cadde; komiler, garsonlar, mezeciler, aşçılar… köşe başlarında; “malboro” cular, ayakkabı boyacıları, bul karayı al parayı’cılar, pilav’cılar, lahmacuncular ve diğerleri; geceye düşüyorlar birer birer. Gece kuytularda rutubetle kucak kucağa. Kuytular bodrumlara, bodrumlar dehlizlere açılıyor ürkek loş ışıkların yol göstericiliğinde.

Masalar, sandalyeler, duvarlar, insanlar, masa örtüleri, masa üstündeki oyun kâğıtları, taşlar ve taşların çıkardığı sesler her şey sanki gri; gri ve biraz da mor. Hatta bana öyle geliyor ki orta ve dar gelirli insanların birbirini “üttükleri” bodrumlardaki bu insanların kavgalarından çıkan sesler, fısıltı halindeki konuşmalar da gri ve mor renkte. Hemen hemen her sokağın içinde, binaların bodrumları ve o bodrumlardan ulaşılan labirentli izbelerin hepsinde kumar oynanıyor orta ve küçük çapta. Sözde buralar kahvehane. Birinden çıkıp öbürüne girdim, içim kanayarak.

Kanayarak, kanatarak akıp gidiyor buralarda zaman.
Zaman; bu insanların iliklerinden, damarlarından, kemiklerinden, kaslarından kirli, küflü ve sarhoş sarhoş akıp gidiyor.
Bir de zaman sürtünüp geçerken ıssız vahalardan, çiçek tozlarını katıyor hayatın içine.
Değirmen taşlarının arasında gıcırdıyor zaman; etimize, kemiğimize sürtünerek geçip gidiyor; saniyeler, dakikalar, saatler, aylar, mevsimler.
Kimi yalnızlıklarımıza, kimi gözyaşlarımıza katık oluyor zaman.
Doğuşlar ekleniyor ince sızılı ıslak bakışına annelerin, ölümler katılıyor soğuk hastane koridorlarından aramıza.
Tanıdık bir sesin güvenli tebessümüyle içimize akan saniyeler, bir bayram hüznüne ilişerek buruk sevinçlerimizde dolaşan dakikalar, işsiz bir delikanlının bakışlarında gezinen umut dolu haftalar, tırpana çıkmış bir köylünün ağustos sıcağı, kavun toplayan bir işçinin öğlen güneşi, gece vardiyasından çıkan göçmen kızın uzun kestane renkli saçları arasından merdivenlere pul pul serpilip iplik tozlarında eriyen aylar; kanımıza, damarımıza, gözlerimizin ışığına, rengine dokunup geçen yıllar.
Ruhumuzu dalgalandıran, yüreğimizi kanatan, bedenimizi yalayan, hücrelerimizi yenileyen mevsimler.
Bir gül’ün yaprağına düşmüş yağmur damlasında tebessüm eden zaman; bir parça ıtır, bir demet menekşe, bir dal kırmızı karanfil.
Uhud dağının yamaçlarındaki minik mağarada doğarak iliklere işleyen kokunun damarlarında dolaşan saniyeler ve asırlar.
Moliere’in cimri’sinin göz bebeklerinde dışarı fırlayan, Balzac’ın Goviot’sun da ıslanan, Poe’nin Anabelle’sinde melek kanatlarına tutunan, Dostayeski’nin Ezilenlerinde ihtiyar adamla yaşlı köpeğinin bedenlerindeki açlık olup pastahane kapılarında, zemheri soğuğunda tir tir titreyen zaman.
Ferhat’ta dağı delen, Mecnun’da çöller aşan, Kerem’de bir ah ile yanıp kül olan zaman.
Zaman belki de kimimiz için sulu bir yağmurda hissettirmiştir kendisini. Kimimiz uzun yaz günlerinden bir gün tutulmuş oruçta görmüşüzdür onu. Kimimiz okula gidememiş yetim bir çocuğun okul kapılarından geçerken bükülmüş boynunda görürüz.
Kimimiz tarlasındaki mahsulünü dolu vurmuş bir köylünün çaresiz bakışlarında fark ederiz zamanı.
Acı ile yürek üst üste, yan yana, iç içe geldiğinde zaman durur ve biz onu ancak o sırada fark edebiliriz.
Mutluluklarımız zamanı israf etmeye meyillidir.
Acılarımız zamanı dirhem dirhem kullanmayı öğretir bize.
Zamanın insan etine saplanmamış sızısını yaşamadan, zamanı anlamıyoruz.
Zamanı anlamayınca ömürlerimizi heba ederiz.
Zamanı kavramayınca günler, aylar, haftalar ve yıllar akıp akıp gider etrafımızdan ve onu, onları asla göremeyiz.
Tabi yürek acı ile buluşuncaya dek, aşk yürekle buluşuncaya dek…
İşte o zaman, zaman;
Fuzuli’de su,
Necip Fazıl’da su’dan çivi,
Mevlana’da pervane,
Yunus’ta Tapduk ve bir tek damlada okyanus olur zaman.
Eski bir dergiden süzülen bal damlaları, mektup kitaplarında yarım kalmış ömürlük bir karanfilli bakış ve sevgiliye akan ruh çağlayanında, o bedenlerden akıp gidiyor zaman.

Zaman iyice ilerledi ve sabaha yaklaşıyoruz; İstiklal caddesine çıkan sokaklardan bazılarının köşelerinden küçük insan başları, bizim caddedeki yürüyüşümüzü izliyor. Biz yaklaşınca, kaplumbağa başı gibi kafalar ve boyunlar içeri çekiliyor. Bodrumlardaki “gizli” kumarbazlardan bazıları ile istediğim konuşmaları yaptım. Derginin bu yılbaşında çıkacak sayısını dolu dolu hazırlıyoruz. Benim yazılarım, bu dosyada en can alıcı bölümlerden oluşacak. Fazla içerilerde kalamıyorum. Bünyenin, bedenin, ciğerlerin kabullenemediği yoğunlukta ağır rutubet var; bu rutubet aynı ağırlıktaki sigara kurumu ve isi ile birleşince soluk alıp vermek imkânsız hale geliyor. Bu yüzden arada sırada çıkıp cadde boyunca geziniyor sonra başka bir “kahvehane”ye giriyoruz.
Sokak girişlerindeki kaplumbağa başları gibi uzayan sonra biz yaklaşınca içeri çekilen küçük insanlar rahatsız edecek boyutlarda çoğaldı ve merak etmeye başladım. İşte tam önümüzdeki sokak başındalar; üç beş kadar küçük boyun ve kafa. Karşı sokak girişinin tabelasındaki neon ışıklarıyla daha net görünüyorlar. Remzi’den bu çocukların neden korkarak, bizi izlediklerini, sonra yaklaşınca kaybolduklarını soruyorum. “Ne olduğunu beraber görelim” diyor ve dönüp sokağın içine giriyoruz hep birlikte. On-oniki yaşlarında dört beş tane çocuk. İki tanesi kız, kızlardan biri kaçıyor ve karanlık sokağın içinde kayboluyor. Diğerleri, birkaç adım gerileyerek yüzümüze doğru dönüp karşımızda dimdik duruyor ve birer elini boyunlarına götürüp öylece kalıyorlar.

İleri doğru adım atmaya hazırlanırken Remzi kolumdan tutup, beni durduruyor ve “sakın ha, bir adım daha atma” diyor. Şaşkın şaşkın Remzi’nin yüzüne bakıyorum. Remzi devam ediyor; “onların ellerinde jilet ve cam kırıkları vardır, yakalamak istediğimiz zaman kendilerini boyunlarından kesiyorlar.
Böyle çok vak’a vardır. O yüzden onları yakalamak konusunda sıkıntı oluyor.
Başka yöntemler kullanarak yakalıyoruz onları” diyor. Yani bu çocuklar hap satıyor, uyuşturucu kullanıyor ve yakalamaya kalktığınızda ise kendilerini kesiyorlar; iradenin iflası, rejimin, düzenin, sistemin iflası. Yani, insanlığın, insanlığımızın iflası.

Eylül’ün göz bebeklerinden dökülen incecik yağmur taneleri, kara sevdalardan fışkıran kan kırmızısı kar çiçeği, Kudüs’te daracık bir sokak arasında ansızın alnına düşen mermiyle yere serilen Filistinli çocuk, kol kemikleri taşla ezilen delikanlıdaki zamanlar.
Zamanları kimi kez bir hicran alır gider; kimi bir anlık hüzün, kimi birkaç damla gözyaşı.
Baharı baharla yıkayan zaman, martı kanadının ucunun tuzlu sulara değdiği andaki zaman, ırgat türkülerinin, ırgat ağıtlarının nağmeleriyle dua makamında göklere yükselen zaman.
İlkbahar serinliğinde, seher yeline tutulan bir işçi alnındaki terde kuruyup uçan zaman.
Kamyona binememiş kavun işçisinin göz diplerinde biriken nem’in anını, emeğin acıya ve acının emeğe dönüştüğü an’ı, iplik fabrikasında genç kızların yazdırdığı akrostişli şiirleri, gül’ün dudağa değdiği an’ı, göz’ün göz’e değdiği an’ı dokuyan zaman; akıp gidiyor zaman.
Bilmiyoruz zamanı, zamanları; kendi zamanımızı biliyoruz sadece.
Öteki zamanlar bizim derimizi yalayıp geçmedi çünkü.
Acıtıp, sızlatıp, yakıp geçmedi çünkü.
Yalnız ben şunu biliyorum; biliyor ve unutmuyorum: zamanın sahibi en çok boynu bükük mazlumları sever ve korur.
Peki, burada mı; hem burada, hem de zamanın bittiği yerde: orada.



Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha