Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Esra'nın Gözyaşları

Esra'nın Gözyaşları
Ferman Karaçam / "Yaralı Öyküler" Kitabı

Hiç beklemediğiniz bir an’da yakalanıyorsunuz; hayatın içindeki ölüm böyle bir şey işte.
Garantisi, sigortası yok hayatımızın.
Ne zaman, nerede ve nasıl olduğunu asla bilemediğimiz bir zaman diliminde “perçemimizden” tutuluyor.

Onyedi Ağustos. Bin dokuz yüz doksan dokuz yılı; sıcak, nemli ve tedirgin eden bir gece, Marmara bölgesi de, kırk beş saniye süre ile perçeminden yakalandı. Gölcük, İzmit, Adapazarı ve Yalova başta olmak üzere Marmara’dan yükselen feryatlar ciğerleri dağladı. Binlerce insanımızı yitirdik.

İstanbul yakındı; derhal yardıma koştu. İstanbul, İstanbul’du her zaman. O, bu ülkenin en derin ve en merhametli geçmişi idi. Zengin tarihi idi bu ülkenin. Bilgisi ile, birikimi ile, sevgisi ile kucak açtı depremden etkilenen kardeşlerine. İstanbul geniş ufku idi bu toprakların. Üç kıtada yaşayan herkesin, hatta tüm dünyanın gözbebeği idi İstanbul. Gözbebeklerinden biri ağrısa, acısa vücudunun tümüne ağrı girmez miydi İstanbul’un. İstanbul, İstanbul’um, ah!

Sabahlara tadın, rengin ve kokun karışıyor; her sabahı büyük bir hasretle bekliyor ve bu lezzeti kana kana içiyorum.
Deniz mavisi buğulu gözlerinin çevresinde ıslanmış hüznü, ılık bir sonbahar yağmuru tadında içime çekiyorum ve sonsuz ve engin gülüşlerinin kanatlarına bırakıyorum acılı ruhumu.
Gözlerime ne kadar derinden, ne kadar derinlerden sızıp geldiğini ve sessizce akıp gittiğini bir bilsen özleminin.
Özlemin her sabah boğazımda düğümleniyor.
Özlemin her sabah yoğunlaşıp, kabarıp ateşli bir sancı oluyor göğsümde. Sabahları kuş seslerinin kırıntılarından dökülen nağmeleri, gün rengi ile boyanmış güllerinde içmenin ne büyük saadet olduğunu sen bilemezsin İstanbul.
Çünkü sen; yarım kalmış eski bir türkünün içinden bakıyorsun gözlerime. Papatyalar, kekik kokuları, çam kokuları, yasemenler...
Senin nefesinden, senin bakışlarından, senin gülüşlerinden besleniyor. Erguvanların ve beyaz lalelerin gülümseyişleri senin tebessümünün izdüşümüdür. Parlayan güneşin yüzü, senin yakıcı bakışlarının yanında sönük kalıyor. Secdelerin sonsuz aydınlığı sinen alnının parlaklığı yanında, ay’ın parlaklığı sönük kalıyor.
Mavi bir ırmak gibi akan parmaklarından dökülen şelale çağlayışları, gitmeyecek benden.
Senin kokuların olmasa, bahar olmazdı. Ay’ın aydınlığı alnından yansıdığı zaman, denizin üstünde ışıklar raks ediyor.
Işık ile dalga, ruh ile yüreğin cesetle kucaklaşması gibi kucaklaşıyor denizinde.
Senin parmaklarından çağlayan mavi yağmurlar olmasa, sümbüller böyle güzelleşebilir miydi, İstanbul?
Lalelerin beyazı gözlerinin beyazındandır sevgili.
Elmas, parlaklığını, senin zümrüt gözlerinden almıştır.

Sabahlarıma çok yoğun karışıyor ağrın ve ateşin, kokun ve rengin. Sabahın nazlı ve hafif lodos esintileri usul usul doluyor penceremden.
Kirpiklerinin kokusu var sabah esintisinde vapur seslerinin ve ince, uzun güzel kirpiklerinin; eskimeyen, nemli, karanfil kokulu kirpiklerinin.
Çamlıca’da gül kokunu uzun uzun çekiyorum ciğerlerime ve gözlerimden boşalıp akıyor, akıyorsun ruhum.
Sen benim yediğim, içtiğim, soluduğum, ıslandığım, acıktığım, güldüğüm, ağladığım bir şeysin İstanbul.
Gün huzmelerinden dökülerek başımı ısıtan, yağmur damlalarında hüzünle ıslatansın beni.
Sürekli yenilenen, canlanan, kanlanan, dirilen hücrelerimsin.
Ben sen’im, sen; dün, şimdi ve ebediyyen.
Sabahlara sinmiş, sabahlardan fışkıran, sabahlardan sızan, sabahlarda dalgalanıp akan hayalin, mavi bir okyanus gibi derin ve ürperti verici olsa da, içimin kor gibi sızıları bu okyanusun serin sularına büyük bir susuzluk duyuyor. Sana susadım, suyum.
Sana acıktım ekmeğim, tuzum İstanbul’um.
Sen benim yakınımdaki uzağımsın.
Sen benim; insanlığın ufkunda dalgalanan sancağımsın.
Sen benim gözü yaşlı yetimlerimsin; Çeçenya’da, Filistin’de, Bosna’da.
O yüzden; giysilerinden tozu kiri arındır.
Arın, yıkan, temizlen ki yüreğindeki asalet ve adalet güneşi gelsin ve aydınlatsın dünyayı yeniden, gelsin ve yaşatsın yeniden.
Gelecek İstanbul; şafak atarken, karanlığın en koyu olduğu bir yerde ruhuna kavuşacaksın.
Bir beden ruhsuz yaşayabilir mi? Denizini, Martılarını, Çamlıca’nı, Kızkule’ni, Eyüp Sultanı’nı, Sultanahmet’ini, Üsküdar’ını, Fatih’ini öksüz koyar mı o hiç.
Aşksız yürek olur mu, ruhsuz beden olur mu, kansız damar olur mu, İstanbul?
Şimdi sen gül; sen gülünce gülleri açar, çiçekleri dillenir benim ülkemin.
Sen gülünce; ilkbahar olur her mevsimi ülkemin ve kanaryalar kanatlanır sesinden.
Tebessümünde vuslat, sevincinde sıla, hüznünde bayramlarımız kanatlanır bizim. Sen gül ki; kıyılarında aşklarımız, dalgalarında rüyalarımız, köpük köpük denizinde karanfilli hülyalarımız yaşasın, İstanbul.

İstanbul’dan insanlar; minibüs minibüs, kamyon kamyon taşınıyor; Adapazarı’na, Gölcük’e, Yalova’ya, İzmit’e. Yiyecek, içecek ve zaruri eşya taşınıyor İstanbul’dan depremin vurduğu yerlere. Varını yoğunu kardeşleri ile paylaşıyordu İstanbul.
Sonbahar yakındı. Okulların açılmasına az bir zaman kalmıştı. Çok sayıda öksüz ve yetim çocuk vardı deprem bölgesinde. İstanbul, bu çocuklarımıza da kucak açmıştı. Hayırsever birçok özel okul da belli kontenjanlar ayırmıştı bu çocuklar için. İlim Yayma Vakfı, eğitim öğretime yeni başlayacak İrfan Koleji için onbeş kontenjan ayırdı. Müdür Bey’in sadece bir şartı vardı; ilkokul diploma notu beş olacak.

Çocukların çoğu İzmit’ten, diğerleri Yalova ve Adapazarı’ndan, tam onbeş tatlı, ürkek yavru kuş. Hele Adapazarı’ndan bir Esra var ki, güzeller güzeli; bal rengi gözleri, ıslak çocuksu bakışları ve başındaki kırmızı çiçekli eşarbı ile küçücük bir melekti Esracık.
Fakat bizim ülkemizde, melekleri vuruyorlar, yaşatmıyorlar işte. Tarih kitapları için not düşüyorum buraya: miladı, ikibin yılı, melekleri vuruyorlar Türkiye’de.
Esra sınıfının ve okulunun en iyilerinden biri idi. Notları çok iyi, hocaları onu çok seviyor, sevilen ve başarılı olan bir öğrencinin velisi olmak beni de gururlandırıyordu. Bir gün okul yönetiminden bir telefon geldi, okula çağrıldım.
Gittim. Otuz-kırk veliyiz; kız velisi. Yönetim adına, Müdür Bey; okula müfettişlerin
geldiğini, Milli Eğitim’in başı örtülü öğrenci istemediğini, kendilerinin uzun
zamandır idare ettiklerini ama daha fazla dayanamadıklarını söyledi. Bazı tartışmalardan sonra velilerin çoğu kabul etti; çocuklarının başlarını açacaklar. Peki, ben ne yapacaktım, Esra’ya bunu nasıl söyleyecektim? Gerçi Esra uzun zamandır, konuyu biliyor ve sıkıntılar yaşıyordu kendi içinde ama “ya başörtüsü ya da okumak” noktasına gelindiğini bilmiyordu.

Kendisi ile konuşmak istediğimi söyledim ve üniversiteli kızlarla kaldığı eve gittik, okuldan bir hoca ile birlikte. Esra o gün beyaz bir kelebek gibiydi; pardösü’sü, eşarbı, minik bedeni uyum içinde, yüzü güleç. Dolaylı bir yolla meseleyi açtık. Biz anlattıkça Esra yavaş yavaş geriliyordu. Kaşları, gözleri, sertleşen bakışları onu onüç-ondört yaşında bir çocuk olmaktan çıkarmıştı. Oturuyorduk. Esra ansızın ayağa kalktı ve: “siz bana ne demeye çalışıyorsunuz, bu örtü olmasa ben aynaya bakınca kendimi nasıl tanıyacağım, bana kim olmayı teklif ediyorsunuz?
“Ben onüç yıldır Esra’yı böyle tanıdım, bu Esra benim. Siz bana başka bir Esra olmamı mı teklif ediyorsunuz? Ben bunu yapamam. Adapazarı’na dönüyorum” dedi ve eşyalarını toplamaya başladı, Esra.

Çantasını toplarken Esra ağlamıyordu. Ama gözlerinden peşpeşe büyük büyük damlalar düşüyordu.

Yere düşen birçok şey kirlenir, gözyaşları ise toprağa düşünce kurumuş yediveren güllerini sular, onlara hayat verir.
Gözyaşları: Sırılsıklam, ince ince, narin narin, akıp giden gözyaşları; kanayan, sızlayan, inleyen, çırpınan, acı çeken yürekten, fışkırarak.
Yürek; gözyaşlarının bulut yüklü mavi göğüdür; kaynayarak akıp giden boz, beyaz ya da simsiyah heybetiyle ürküten bulutların.
Gözyaşı; arılığın, saflığın, hüznün, samimiyetin, içtenliğin, fedakârlığın, diğergamlığın incisidir; yürekte kaynayan, yürekte beslenen, yürekte demlenen, yürekte; barajdaki suyun potansiyel enerjisi gibi bekleyen.
Gözyaşı bir volkandır, ispattır, arınmadır.
Düşlerin, hayallerin, umutların kaynağından çıkıp gelen nemli lodos esintisidir gözyaşları.
Başlamaktır yepyeni bir sevdaya.
Hasretin, vuslatın, sevincin, ıstırabın özetidir, sütten şelalesidir hayatımızın; sürüp giden çağlayanıdır aşklarımızın gözyaşı.

Gözyaşları bir duada ne kadar samimi, bir korkuda ne kadar titrek, bir özlemde ne kadar sıcak, bir ayrılıkta ne kadar derin, bir buluşmada ne kadar neşveli, bir çilede ne kadar anlamlı, bir acıda ne kadar yanıktır.
Nöbet nöbet, dalga dalga, kaynaya kaynaya akan gözyaşları.

Bir ırmak gibi; her hıçkırıkta kıvrılan, bükülen, incelen, derinleşen ama okyanusuna yani sevgilisine ulaşmak için başını taşlara vura vura hep akan gözyaşları.
Efendiler Efendisi’nin sevgili şehri Medine uzaklardan görüldüğünde; çılgın nehirler gibi kayaları sürükleyen gözyaşları.
Uhud Dağı’nın koynuna gizlenmiş minik mağaracıktaki cennet kokularından başı dönen, sonra fışkırarak Uhud’un
eteklerine doğru sırılsıklam, çılgınca ve sevinçle akan gözyaşları.
Çünkü Uhud’da
vücudunuzdaki bütün azaların yumruk kadar küçülerek bir araya toplandığını, avuç içine sığacak kor külçesine dönüştüğünü, bedeninizin eklem yerlerinden koparak parçalandığını sanırsınız.
Başınızdan terler, gözlerinizden sel gibi yaşlar dökersiniz.
Vücut sesiniz kısılır, çaresiz ve halsiz düşersiniz.
Yürek, akıl, ruh ve kaderin birbiriyle olan bağlantıları kopar.
Hayatın sahibine teslim olup bağlantıyı kurabilirsiniz yeniden; teslimiyet, samimiyet ve gözyaşı saflığında.
Ve gözyaşları hep Medine’ye, hep Medine’ye yani hep okyanusuna ulaşmak için nice ömürler tüketerek akar akar akarlar.
Ulaşacaklar mı dersiniz?
Binlerce, milyonlarca başörtülerin içinde ah’lara, acılara sarıp büyüttüğümüz gözyaşları bir barajın patlaması gibi bir gün patlayacak ve elbette bütün kalbimle inanıyorum; evet ulaşacak.     

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha