Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Elveda Erzincan, Merhaba Dirvas

Elveda Erzincan, Merhaba Dirvas
Ferman Karaçam  "Yaralı Öyküler"  Kitabı


Hüzün, pamuk beyazı bulutlardan, göğün her yerinden sicim gibi yağıyor. Kara tren kimi düdük çalarak, kimi sessizce akıp gidiyor hüzün yağmurlarının arasından süzülerek.

Üç yıl bitti. Elveda Erzincan; Endüstri Meslek lisesini bitirdim. Artık Elektrik Teknisyeniyim. Erzincan; düşe düşe kalkmayı öğrendiğim şehir, bisiklete delice bindiğim şehir. Bir alevi kız’ın sevgisinden ölse de bir sünniye verilmeyeceğini öğrendiğim şehir. Ülkü ocaklarına gitmeyince teknik resimden sınıf geçilemeyeceğini yaşadığım şehir. Su’dan çivinin insan beynini nasıl deldiğine tanık olduğum şehir. Rüyalarıma “köpek, sen yirmi bir gündür ne çemkirip duruyorsun” diye balyoz balyoz inen şehir. “Adam bir’i deştikçe, beynini yiyen adam, sayılar köpürdükçe ALLAH BİR, diyen adam” diye haykırarak, vücut kimyamı sarsan, kanımı zehirleyen, sonra bu zehiri şifa’ya çevirip yolumu çizen şehir. Nur’dan Nar’a, Nar’dan Nur’a dönüşün çilesini iliklerime kadar yaşadığım şehir ve “bir sabah ezanla birlikte bir çil horoz’un bana yeni bir dünya hediye ettiği” şehir.

Öğrencisine bilgiyi verme konusunda üzerine “öğretmen” tanımadığım Elektroteknik hocam Aydın Sezer ile tanıştığım şehir, Ekrem hocayı, Talat hocayı, Bediüzzaman’ı, sokak milliyetçiliğini, Hekimoğlu İsmail’i, Alevileri ve Sami hocayı tanıdığım şehir. Alevi-Sünni çatışmasından nasıl makam, mevki ve para pul kazanıldığını yaşayarak öğrendiğim şehir. Pala Nizam’ı, sık sık meydana gelen kısa süreli depremlerini, yaz ortasında ovalarında dönüp duran esintilerini, acı suyunu, gerçek komşuluğu, ölümüne arkadaşlığı, paylaşımı öğrendiğim şehir… Hepsi şimdi orada ve ben gidiyorum. Bin dokuz yüz yetmiş beş yılının Mayıs’ı İstanbul’a gidiyorum. Makasların tıkırtısı, yürek çarpıntılarımla birlikte, trenin ıslık seslerine karışıyor. Koltuğumun altında “onu” sımsıkı tutuyorum. Edebiyat hocamız Sami bey’in; “oğlum, bak şunu unutmayın, her Müslüman’ın evinde mutlaka bir SAFAHAT kitabı bulunmalıdır, O’nun olmadığı ev Müslüman evi sayılamaz” dediği şeyi; safahat’ı tutuyorum.

Sahi ben Müslüman mıydım, bu soruyu ilk defa “anlamlı” bir şekilde sormuştum kendime ve derhal lise ikide bir Safahat kitabı almıştım. Öyle ya şimdiye kadar sosyalizm’in alfabesi, kapital, felsefe defteri, felsefenin temel ilkelerine, ne kadar da çok vakit ayırmış, okumuş, anlamaya çalışmış, Karaoğlan afişleri asmıştım İstanbul’dan Erzincan’a kadar. Şimdi Erzincan’dan İstanbul’a ilk gittiğim günden başlayarak Safahat okuyacaktım.

Şimdiye kadar; çılgın bir dilemma şeklinde, bedenime yapışan karanlık geceleri; çocukluğumu, gençliğimi, hayallerimi, gelecek ümitlerimi insafsızca yerden yere vurmuşlardı. Hıçkırıyordum; içime, içimin körpe duvarlarına çarpan feryatlarım, düğüm düğüm akıp gözlerimden, ıslatıyordu yastığımı. Sırf geceleri ağlamalarıma ev halkından kimse tanık olmasın diye, sık sık eve gelmiyordum. Bu yüzden de Servet ağabeyime; ders çalışmalarım için arkadaşlarımda kaldığımı söylüyordum.

Peki, ne idi derdim? Bütün yaşıtlarım belki de ömürlerinin en tozpembe günlerini yaşarken ben, neden zehirden, katrandan bir havuz yapmıştım geceleri kendime. Bu “ne” lerin, bu “niçin” lerin, bu “neden”lerin ve “nasıl”ların batağına isteyerek mi dalmıştım. İsteyerek mi? Bunu bilmiyorum. Ama kendi sırrıma ermek istiyordum sanırım. İnançlı, köklü ve saygın bir aileden gelen ben, daha küçük yaşlarda materyalizm modasına, rüzgârına tutulmuştum. Geleneksel açıdan bir ihanet vardı geçmişime karşı. Bunu tam manasıyla anlamlandırmam gerekiyordu. Birbirine zıt olan bu görüşlerden biri kesinlikle doğru idi, ben bu doğruyu bulmaya mecbur değil; mahkûmdum. Bunun için bir tek nefesimi bile boşa harcamadan okuyup, düşünüp sonuca ulaşmalıydım. Okumak ve düşünmek; işte sadece iki rehber. Hakikate gideceğim başka hiçbir yol ve kılavuz yoktu. Bu sebeple cinnete götürecek kadar düşünüyor ve bitkin düşünceye kadar okuyordum ve O ruhumu esir alan bir şeydi.

Bir ara tıkanmıştım. Bu kez derdim sayılarla idi; kim bulmuş? Sıfır ne demek? Her sıfırın arkasından neden “bir” geliyor? Bunun bir anlamı var mı? Sorular, sorular, sorular ve bunlara cevap bulacağım kitaplar, kütüphaneler, ansiklopediler… Sorular gecelerimi tam bir cehenneme çevirmişti, asla uyuyamıyordum.

Sayıların katran dolu kuyusunda çırpınıp durduğum günlerden bir gün ağabeyimin iş yerine gittim. Beklerken gözüm sehpanın üstündeki gazeteye ilişti: Tercüman; düşman, faşist, katil, emperyalist. Kapital’in Türkiye temsilcisi gazete. Fakat gazeteye çok yakınım. Sol alt köşede çerçeve içinde, kocaman GONG başlığı altında bir dörtlük;

“Adam Bir’i deştikçe
Beynini yiyen adam
Sayılar köpürdükçe
ALLAH bir diyen adam”
NFK

Artık ağabeyimi unuttum. Gazeteyi kaptım ve çıldırmış gibi dışarı fırladım. Bir daha, bir daha okudum ve bu adam ben; evet evet, bu adam ben, dedim. Ama o NFK idi. Fakat bir’i deşen, beynini yiyen adam da ben’dim. Yani hem o, hem ben. O günlerde Hekimoğlu İsmail diye bir adamın, gelip sinemada konferans vereceğini söyledi din dersi hocamız. Gittim ve konferans bittiğinde, bütün derdimi, rüyalarımı, ıstıraplarımı anlattım. Sırtımı okşadı ve “kurtulacaksın, merak etme delikanlı, taklit’den tahkike geçmeye çalışıyorsun anladığım kadarıyla sabırlı ol…” dedi.

Erzincan’da ciddi bir inanç buhranı, fikir çilesi yaşamış, kişilik savaşı vermiştim kendime karşı. Henüz sonuç almış değilim. Fakat inanç konusunda -Elhamdülillah- bir huzur iklimine doğru gittiğimi hissediyorum. Özellikle Hekimoğlu İsmail ile görüşmemden sonra iç dünyamda hissedilir bir rahatlama olmuştu. Ama bu huzurla devrimci fikirlerim savaşıyor şimdi; ikisinin ortasındayım. Ah! Sanırım şu fani dünyada insanı uyutmayan üç büyük acı var; biri açlık acısı, biri aşk acısı, biri de fikir acısı. RABBİM hiç bir kimseye üçüncü acıyı yaşatmasın. Üçüncü acı, acıların şahı.

Yedi yıl önce, Ardahan lisesi, orta kısım birinci sınıfta coğrafya hocamın; “dersimiz coğrafya, konumuz sosyalizm” diyerek başlattığı maceram devam ediyor, fakat inançlarımı söküp atma konusunda başarılı olamadı Marks efendi! Tersine inanç konusunda Saidi Nursi’nin mıknatısına tutuldum ya da elektromağnetik alanına girdim, Erzincan da. Bunun da henüz ne anlama geldiğini tam anlamış değilim. Ama sakin’im, metin’im, dingin’im. Beynimdeki sarsan, titreten, elektrik şokları yok artık ve o gecelerime, uykularıma kıyan tek gözlü canavarların, devlerin acıtan, kavuran işkencesi, azaldı artık. Beynimin kör testerelerle doğranıp önüme atıldığı günleri ve geceleri çok sık yaşamıyorum.

Sık sık dışarı bakıyorum; burası neresi, bir yerden geçiyoruz; ırmak gibi kocaman bir dere, beyaz beyaz akıyor taşlardan, dağ başından kayarak.
Aklıma deniz geliyor. İçime ateş düşürmüştü deniz, özledim denizi.
Kanıma karışmıştı ateş bir kere.
Ve bu ateşi ya söndürmeli ya da yakıp kül etmeliydim.
Ah! mavi balım, yakabilsem eğer yakarım hayalini, kalmasın buralarda. Yok etmeye çalıştıkça, çoğalan bir hücresin sen deniz.
Senin içinden, kendime seslenmeyi deniyorum; fakat nafile.
Hüzün sağnağına dönüşmüş tuzlu suların iniyor başımdan, alev alev.
Bana ılık bir bahar yağmuru yolla ki, ateşi mülayim olsun başımın.
Senden uzak kalınca zalim fırtınanın kanatlarında inleyerek savrulan bir kar tanesi gibiyim.
Yıldızları sökülmüş bir göğün altına sürgüne gönderildim ve tadılmamış acılar içindeyim; dalgalarını, sesini sımsıkı tutuyorum avuçlarımda.
Hayalinin hüznü kezzap gibi oturuyor yüreğime.
Ve kuşlar ağır ağır tükeniyor bakışlarımda, nihayet kanatlarım kopuyor, düşüyorum.
Sonra, yaralı bir ceylan sızısı, gelip konuyor göğüs kafesime, bal yangınlarının ortasında kalıyorum.
Ve anlıyorum ki, nur’un nar’a döndüğü yerdeyim; yangınlar, yıkıntılar arasından kurtarmaya çalıştığım ruhumu sana döndürüyorum; sen de yüzünü bana dön deniz; ılık, mavi, köpüklü, tuzlu suyunun derinliklerinde hangi kıyametlerin, hangi depremlerin gelmekte olduğunu anlat bana, içinde hangi devasa yanardağların kaynamaya başladığını anlat.
Her şey senin içinde oluyor çünkü; içinde yanardağ, içinde deprem, içinde bin ümit, içinde zulüm.
İçinde dinmeyen sağnak yağmurlar, susturulmuş sevda, yakılmış damar. İçinde budanmış aşk filizi var.
İçinde muazzam volkanlar patlar, sonbahar içinde mavi bir özlem, içinde türküler şelale olmuş, içinde yoksulluk, nefret ve cinnet.
Sen bir hasret çağlayanı olup her yanımda akıyorsun, her yanımda çağlıyorsun; gürül gürül, renk renk, umut umut çağlıyorsun; mavi mavi köpürüyorsun baktığım her yerde, sıcacık sarıyorsun dört yanımdan; duruşun, bakışın, sesin, gülüşün, ağlayışın, isyanın, nefretin, sevgin, özlemin; bir renk şelalesi, bir umut çağlayanısın sen.
Gözyaşlarımın her damlası seni yeniden üreten toprağa can veriyor ve bedeninden güller fışkırıyor, külünden doğuyorsun yani, sonra sen gülleşiyorsun.
Yani gül deniz oluyorsun, merhaba güldeniz.

Merhaba içinden volkanlar patlatan güldeniz.
Sende yaşamak; sende nefes verip almak, aynı zamanı paylaşmak seninle, ıslak gözlerle seyrine dalmak, dalgalarının, kış mevsiminde; yutkunmak köpüklerini tuzlu tuzlu, mayalanmak geceleri renginin zifiri karanlığında ya da sabahı beklemek merhaba demek için, Kanlıca sahillerine.
Merhaba deniz; rengine, tadına, kokuna, ışığına, tuzuna, dalgana, merhaba.
Islak mavi hülyam, içimi bir panayıra çeviren çiçeğim, bayram hüzünlerime katılan, karanfilli deniz,
merhaba.
Yakamozlarından karanfil kokuları sızan, delikanlı bıyıklarıma bir sevgili hasretiyle dokunan deniz, merhaba.
Merhaba; cellâdım, kurbanım, kıyametim, yüreğim, kanım, canım, Merhaba.
Yerim, göğüm, sesim, nefesim, merhaba.
Bıldırcın kanatlı hayal kuşum, hasret kokan turnam, sıla yüzlü martı’m, siyah gözleri yeşil yosunlara karışan Nisan yağmurum.
“Kalp denizindeki suyun gemisi olmuş kaf u nun.
İşte bu kalbi, bu nedenle engin denizleri dolaşan anlamaz.
Gel Murad’ın sözünü dinle, canın gibi bil.
Âşık olan kimseyi evrenin numanı anlamaz”
Kuşluk vakitlerine ayarlı nabız atışlarımda Med’dinin, cezri’nin, kıyametini tattığım deniz, merhaba.
Seninle aynılaşmak tuzlu sularına karışıp…
Mübarek vakitlere yelken açmak...
Özledim seni deniz; Merhaba güldeniz, Merhaba beş harf.

Sivaslı Remzi ile birlikte Zeytinburnu Mensucat Santral fabrikasına işe alındık. Devasa bir fabrika. İplik giriyor, kumaş çıkıyor bu fabrikadan. Remzi ile, telsizler mahallesinde bir ev kiraladık tek odalı. Remzi mert, güvenilir, efendi çocuk, ama az okuyor. İkimiz de jilet gibi devrimciyiz. Fabrika’da Türk-iş’e bağlı Teksif-iş var ama biz Disk’e bağlı Tekstil-iş için gizli gizli çalışıyoruz. Anadolu yakasında oturan işçilerin bir kısmını ben eğitiyorum; onlara “ Kapitalsiz Kapitalistlerden” “artık değer”e kadar birçok şeyi anlatıyorum, öğretiyorum. Bu sene 1 Mayıs’a iyi hazırlanıyoruz. Birçok işçiyi işten attılar, biz de topun ağzındayız. Amacım kesinlikle üniversite, olağanüstü çalışıyorum; Marks, Engels, Lenin, Hegel, J.Politzer, Fransızca… Ama Safahat’ı asla elimden bırakmıyorum hatta bitirmek üzereyim.
Beynimde, yüreğimde, ruhumda fırtınalar, kasırgalar, uğultular. Remzi Safahat okuduğum için bana güceniyor. Zaman zaman “sen biraz bana takıl, yoksa kafayı sıyıracaksın, hem bu sıralar faşist kitaplar da okuyorsun, senden korkuyorum” diyor. Ona pek aldırmıyorum. Çünkü Akif yüreğime, beynime ulaşan ince kılcal damarlardan sızarak bedenimi dolaşmaya, ruhumu sıkıca kavramaya başlamıştı. Ve artık Marks’tan, Lenin’den daha ziyade o vardı yanımda. O; Mehmet Akif Ersoy.

Birlikte Mensucat Santral’in boya, buhar, kumaş, iplik, ter, öfke, sevgi ve küf kokulu tozlu koridorlarında, “oda”larında yürüyoruz. İplik makinelerinin arasından geçiyoruz. Elimden sıkıca tutmuş, güven veren babacan bir adam M.Akif Ersoy. Benim bıyıklarım yeni terliyor, coşkuluyum. Delikanlı düşlerimi süsleyen nice fikirlere yelken açıyorum. Mehmet Akif kır sakallı, gür kaşlı. Bir uygarlık fışkıran parıltılı gözleriyle ve aydınlık yüzündeki tebessümle izliyor beni. Yürüyoruz; hep yürüyor, hep yürüyoruz, Safahat’la elele. Dirvas’ı tanıştırıyor bana Akif. Benim yaşlarımda, genç, coşkulu, zeki. Soruyor zamanın padişahına;…”sen bu malı nereden buldun, bunlar;

halkın mı?
Halık’ın mı?
senin mi?

Derler ki: Emevi hükümdarlarından Hişam Bin Abdülmelik devrinde Şam civarında üç sene kuraklıktan ekin olmamış; çöldeki bedeviler can derdine düşmüş.
Her çadır, bir mezar halini almış, altında iskelet şekline girmiş birçok canlı cenaze uzanmış.
Bu afetin sürüp gittiğini gören kabile şeyhleri bir köyde toplanmışlar ve şöyle konuşmuşlar:
— “Mademki bu halkın şeyhleri ve reisleriyiz, kalkın Hişam’a gidelim ve lütfuna iltica edelim.
— Halife’miz, halimizi bilse merhamet etmek ihtimali
vardır.
Aksakallı bir bölük ihtiyar, bulundukları hali Emire anlatır da o, halkı merhamete layık görmez mi?
Sultansa da taştan bir insan değil ya.”
Buna karar verince bazıları: “Aramızda Dirvas da bulunsun.
Daha çocuktur amma ondaki talâkat kimsede yoktur” derler.
Dirvas da şeyhler heyetine katılır. Bu heyet Şam’a girince:
—“Beş on kabile şeyhi geldi” diye Hişam’a haber verirler.
O da:
—“Şimdi saraya gelsinler” emrini verir.
Heyetle beraber çocuk da huzura girer.
Evvela dua eder, sonra söze başlayacak olur.
Lakin aksakallı ihtiyarlar dururken bir çocuğun söz söylemesi hükümdara garip gelir,
—“Çocuk sen sus!
Büyükler dururken çocuk söz söyler mi?” diye onu tekdir eder.
Dirvas da : – Bu tekdir neden icabetti, yaş, zekâ mikyası mıdır?
— “Sen Dirvas’ı çocuk mu sanıyorsun? Bir kere dinle beğenmezsen sustur” cevabını verdikten sonra sözüne devam eder ve der ki:
—Üç yıl süren kuraklar ve sıcaklar, bizi de kavurdu ve yaktı.
Binlerce çadır kapandı. Çöl mahşer halini aldı.
Evvelce şehirdekileri besleyen kabileler köy köy dolaşıp dileniyorlar.
Hatem-i Tai gibilere cömertlik gösteren Urban, bugün bir ekmek parasına can veriyor.
Açlık ölümün yardımcısı oldu.
Çöl baştanbaşa cansız cesetlerle dolmuştur.

Her taraftan açlık feryadı geliyor, fakat hiçbir taraftan yardım sedası işitilmiyor. Gençler ihtiyarlara, ihtiyarlar ise seyyar mezara döndü.
Analarda bir damla süt yok ki evladını emzirsin de uyutsun.
Galiba Cenabı Hak bize gazap etti ki çöl halkı üç senedir dua yaptığı halde gökten bir damla su inmiyor.
Dualarımız neticesinde yağmur yağmak değil, kırağı bile düşmüyor.
Onun için sana ilticaya ve hakkımızda merhametini ricaya geldik.
Ey adil Emir; sendeki haşmetin, debdebenin çok fazla olduğunu görüyoruz.
Biz ise aç ve çıplak bir alay sefiliz.
Demek ki bir yanda pek fazla servet var, öbür yanda ise hiçbir şey yok.
O halde biraz denkleşmek lazım. Hem sen bu serveti nereden buldun? Bunlar halkın mı?
Halik’ın mı, senin mi?
Eğer Allah’ın ise bizde onun kullarıyız.
Bir pay istemekte elbette haklıyız.
Yok, halkın ise başkasının haklarını ayakaltına alma da sahiplerine ver.
Böyle de değil, kendi malınsa, şimdi sana pek fazla olduğu için fukaraya sadaka olarak ver.”
Son sözler Hişam’ı cevaptan aciz bırakmış, mecliste bulunanlara:
— “Cevap bulabilirseniz söyleyin.
— Ben diyecek söz bulamıyorum.
— Bu çocuğun dehasına hayret.
— İstediği derhal şimdi verilsin” demiş.
Işığın karanlığı boğması, ışığın karanlığa galip gelmesi; ışığın, beynin kılcal damarlarının içinden yüreğe, yürekten bedene yayılması işte böyle olurmuş demek.
bunlar;
halkın mı?
Halık’ın mı?
senin mi?
İşte karanlık böyle yırtıldı.
İşte kapılar böyle açıldı, rahmine böyle düştüm ışığın.
Ah!
Beni yokluğun zindanından varlıklar âleminin aydınlığına çıkarıp, Âlemlere rahmet olanın (AS) şefaatine muhatap kılana hamd olsun.
Bir tek kelimeden, bana günlük ve güneşli bir dünya sundun; beni karanlıklardan, zift ve katran dolu kuyulardan, akıllar durduran azap’lardan, kurtardın Allah’ım. Sen ne güzel’miş, ne yüce imiş ve ne kadar da güçlüymüşsün.
Aklım yetmiyor ama ruhum kavrıyor seni.
Ebediyen hamd, yalnız sanadır ve sonsuza kadar secdede’yim; ey yüce sahibim.

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha