Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Yetim Çağrışımlar

Yetim Çağrışımlar
Ferman Karaçam "Yetim Çağrışımlar" Kitabı


Kimi kar beyazı bir kelebektir, dalgın bir anınızda konuverir omzunuza. Kimi saçlarınızı okşayıp geçen tatlı bir bahar esintisi, kimi mavi bir uçurtmadır sonsuzluğun gök mavisine ulaşınca kaybolup giden. 

Patavatsız bir ahbap misafirliğidir canınızı sıkar, sıcak ve güvenli bir dost’tur huzur verir. 

Kimi yeni bir elbise, kimi sizi alıp bulutlara çıkaran ve kâinatı parmağınızın ucu kadar gösteren bir zırdeli. Kimi sizi uçurumlara iten bir çılgın, kimi Nurşirin’in gözlerindeki hayat fışkıran parıltıdır. 

Kimi yorgun bir boyundur, düşüverir omzunuza. Kimi güçlü bir omuzdur yaslanıverir başınız.

Ah! bu çılgın, bu serseri, bu patavatsız, bu sıcak, bu kor, bu buz gibi kelimeler; tüy parçaları, kar tanecikleri, gün huzmeleri, su damlaları, ışık yansımaları, ses dalgaları, dört bir yanınızda çılgın, pervaneler gibi raks edip duran kelimeler. 

Kimi size dönük coşkulu ve içli bir ayna, kimi sevgilinin ardı sıra boynunu büküp, yetim yetim sızlayan bir türkü nağmesi.

Sonbaharda yakalandığınız ve sizi mezara kadar terk etmeyecek bir yağmur ıslanmışlığıdır; İliklerinize işlemiş yasemen kokusudur.

Kimi bir doru tay’dır, kekik kokulu dağ yamaçlarında fırtınalara karşı koşturur sizi. Karadeniz’den içinize düşmüş dev bir dalgadır; başınızı kıyıdaki taşlara vurunca paramparça eder sizi.

Kimi uçurum kenarında boynu bükük bir menekşe, kimi yolunuza ansızın düşüveren kan kırmızı bir karanfildir.

Kimi zemheride şakaklarınızdan damlayan ter damlacıklarıdır. Kimi Ağustos’ta göğsünüzün üstünde bir kalıp buz’dur; acı olup patlayıverir yeryüzünün kılcal damarlarından geçerek Bosna’da, Moro’da, Filistin’de, Afganistan’da, Keşmir’de, Cezayir’de, Eritre’de, Çeçenistan’da, Burma’da, Buhara’da, Türkistan’da, Filipinler’de, Irak’ta...

Kimi bir çocuğun gözyaşı olup süzülür anne anne ve kıvrılıp içine yatıverir, bitkin ve kimsesiz.

Peki ya İsmail, O da kimsesiz ve İsmail’in başucunda ölümüne bir soğuk. Ölümüne soğuk; yarı açık gözlerinden içine dalıp dalıp çıkıyor İsmail’in. Uzun, siyah kirpiklerini yorgun ve umutsuzca kımıldatıyor. Soğuk; kaşlarını, gözlerini, dudaklarını, esir almış, susturmuş, sindirmiş. Etrafta ağır ve solunamaz bir rutubet. Göğüs kafesinin altına kor gibi bir yalnızlık oturmuş ve ölümüne soğuğun gözbebeklerinden bakıyor, bakıyor gibi yapıyor; kuru, bitkin, anlamsız.

Ümraniye’de gün akşama evriliyor, Ocak ayı da Şubat’a. İnşaat halinde bir bina. Kolonları is’ten simsiyah olmuş, tuğlaları iğreti duran bir “oda”nın içine bakıyorum. Onüç-onbeş yaşlarında bir erkek çocuk; adı İsmail, babası yokmuş. Annesi de başkasıyla evlenmiş; istememişler onu. İki katlı bir inşaatın bodrumunda bir köşeye sığınmış... ve bakınıyor yetim, bakınıyor öksüz, bakınıyor kimsesiz, bakınıyor çaresiz, bakınıyor aç ve susuz, bu ölümüne soğuğun zalim pençesinden, bakınıyor dilsiz.

Dilsiz bakınmaları çoğaltalım diye dillerimizi kestiklerini, dillerimizi değiştirdiklerini nereden bilebilirdik ki?

Kimsesiz ve nazik çocuk bedenleri, sokaktaki açlık ve insafsızlığa terk etmek için mi değiştirdiler yazıların yönünü?

Yoksulluğu, sevgisizliği, tükenmişliği, çaresizliği büyütüp, acılarımızı dünyaya sığmayacak hallere düşürmek için mi öldü dedelerimiz Çanakkalede? Bodrumlara terk edilen bu titrek ve dilsiz bakışlar sizi de vurmaz mı bir gün dersiniz? Sizi; herkesi, hepimizi. 
 
Ne gümrah acısın sen öyle, her milimetre karemize yüz binlerce ton düşüyorsun yıllardır. Yıllardır, yani uygarlığımızı kaybedeli beri, daracık ceplerimizde ellerimizi kaybedeli beri yani. Nereden bilebilirdik kıyafetimizi, yazımızı, yönümüzü, yolumuzu, bunun için değiştirdiklerini.

Ah! Bu patavatsız kelimeler, nasıl da yakalıyor bizi şah damarımızdan. Ve bir soğuk bodrum rutubetinden sıyrılıp buharlaşıyor, sonra da bulut olup gölge yapar ki Recep Garip’in “Mavi Gülü” nü, mavi gülümüzü güneş örselemesin, incitmesin diye,

alıştır ellerimi şiirler yazsın sana

yel alıp kollarımı dağıtmasın sevdiğim, yüreğime düşmesin bu dünyanın sevdası

sana versin kendini senden alsın sevdiğim

gözlerimi alıştır bakmasın el üstüne, gezinsin çiçekleri gelip konsun göğsüne

dudağından bir parça kıvılcım sıçrasın da

düşsün benim içime kül eylesin sevdiğim, suskunum güzel güzel divaneyim aşkınla

belki de ne aşığım ne divaneyim anla

sen ki bir ben olmuşsun dolaşırsın kanımda, senin adın ne sahi, nesin kimsin sevdiğim

ne güzel kelimesin baldan sütten şelale

dost dedikçe tutuşur alevlenir yanarım, bu öyle bir yanma ki alevden dağ muradım

ve bir kor yumağından secdeyim ben sevdiğim

Bazen; yetim çağrışımlar kutlu bir yağmur damlasıdır, süzülür bir bilgenin gözlerinden yarınlarımıza. 

Kimi, bakışlarından ışık sağnağı boşalandır, korkarsınız dokundurmaya kelimelerinizi; onları beste yaptırmalısınız yeryüzünün en nazik bestekârlarına. Kimi ses’tir, ışık boşaltır kâinata. 

Kimi ışıktır, ses pompalar henüz pas tutmamış kulaklara, kendi yürek iklimlerinden, yetim çağrışımlara.

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha